ÜSTÜNLERİN HUKUKU DEĞİL, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

Mahkemelerin yüzü soğuktur. Asık suratlı birisine bu nedenle "suratı mahkeme duvarı gibi" denir. Bundan dolayıdır ki yalnızca yargıç değil, savcı ve avukat da bu koşullanma nedeniyle bize soğuk kişiler gibi gözükür. Elbette anılan mesleklerin temsil edildiği yerler de aynı etkiyi yapar.

Ama özellikle avukatlar açısından bu soğukluk yerini on yedi yıldan bu yana cana yakın bir etkiye bıraktı. Eskiden avukatlarla ilgili halk arasında birtakım yanlış anlamalar ve algılamalar vardı. Dolayısıyla onların temsil edildikleri kurum olan barolar da aynı biçimde değerlendirilirdi.

Artık barolar öyle görülmüyor. Eğilip bükülmeden görevini yapan, üstünlerin değil, hukukun üstünlüğünü, daha çok da halkın savunuluculuğunu yapar duruma gelen Barolar, dolayısıyla da öyle değerlendirilmeye başlayan Muğla Barosu, halkın gözünde önemli bir kurum olarak algılanmaya başladı. Orada çalışanlar, gelenlerle yakından ilgileniyorlar. Gelen konukların dinlenmeleri için bir oda da ayrılmış. Binanın içinin ferah, konferans salonuyla, ilgili bölümleriyle insanı dinlendiren, rahatlatan bir havası var. Sürekli çalışarak halka hizmeti zevk edinen, alçakgönüllü, insancıl bir başkanı var: Cumhur Uzun.

Muğla Barosu Başkanı Cumhur Uzun, ilk, orta ve lise öğrenimini Yatağan'da tamamladı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini 1987 yılında bitirdi. 1990 yılında başladığı avukatlığı, Yatağan'da sürdürüyor. Önce Muğla Barosu yönetim kurulu üyesi iken 2014 yılında aynı kurumun başkanlığına seçildi. Halen bu görevi yürütmektedir.

Baronun çalışmalarıyla ilgili olarak sorduğumuz sorulara açık yüreklilikle yanıtlar verdi.

1- Avukatlık mesleği insanların hangi gereksiniminden kaynaklanmıştır? Bugünün bakışıyla mesleğinizin önemi hakkında ne söylemek istersiniz?

İnsanın doğasından kaynaklanan bir gereksinimdir ADALET. Tarih boyunca insanlar hep "adalet" duygusu içinde mutlu olabilmişlerdir. Adalet toplumlara mutluluğu, adaletsizlik ise yok oluşu, yıkılışı getirmiştir. İşte bu nedenle "ADALET MÜLKÜN ( yani devletin) TEMELİDİR" özdeyişi çıkmıştır ortaya.

Toplumu oluşturan tek tek bireylerde, onun doğasında var olan adalet, bazen kendiliğinden elde edildiği halde, bazen aranıp bulunmak zorunda kalınmıştır. Bugün hukuk normları arasından ve bu normların doğru uygulanması ile ancak sağlanabilen adaleti aramak, haklıya hakkını teslim edebilmek, haksızlığa uğrayanı savunabilmek için hukuk eğitimi almış, hak ve hukuk kavramlarını iyi bilen uzman kişilere gereksinim duyulmuş ve bu özel görevi yerine getirmek için de "AVUKAT" ya da "AVUKATLIK" mesleği doğmuştur.

Tarihin her döneminde Avukat ya da Avukatlık var olmuş ve hak arayıp adalete ulaşmada çok önemli katkılar sunmuşltur. Toplumlarda hukuksuzluklar arttığında daha çok, hukuk- adalet iyi ve adil dağıtıldığında daha az olmakla birlikte, tarihin her evresinde avukatlara önemli görevler düşmüştür.

Günümüzde ve ülkemizde acıdır ki hukuksuzluklar arttığı, adalet anlayışı ve adalete olan güven oldukça azaldığı için, avukatlara ve avukatlık mesleğine daha çok iş düşmektedir. Hak aramak için, haksızlıklarla mücadele edebilmek için daha çok hukuksal mücadele gerekmekte ve bunu sağlayacak olan avukatlara daha çok iş düşmektedir. Unutmayalım ki, Devletin temeli adalet, adaletin temeli ise savunmadır. Savunma ise avukatın işidir.

2- Yasa anlayışıyla hukuk anlayışı genelde toplumumuz tarafından birbirine karıştırılıyor. Sizce ikisi arasında ne gibi farklar vardır?

Yasalar, bazı toplumlarda farklı olmakla birlikte genelde yasama organı tarafından çıkarılarak topluma uygulanan hukuksal metinlerdir. Hukuk ise, yasaları da içine alan ancak bununla sınırlı olmayan, tarihten bu yana gelen yazılı ya da sözlü kendi evrensel ilkeleri bulunan ve tüm bu ilkeleri yaşamsal deneyimler sonucu elde edilmiş, insanlığın mutluluğuna ve adalet duygularına hizmet eden olumlu katkılar sunup onları kollayıp koruyan kurallar bütününün adıdır. Bu tanımlamanın daha doğru anlaşılabilmesi için "Yasal olan her şey hukuki olmayabilir" şeklindeki özlü sözü hatırlatmak isterim.

Bazı yasalar, yapılışları ve ortaya konuşları bakımından "yasa" gücüne sahip ve etkileri olan metinler olabilirler. Ancak içerikleri insanların mutluluğuna, güvenliğine ve kısaca yararına hazırlanmış metinler değillerse, onların hukuki olduğu söylenemez. Hukuki olmak, hukukun yıllar içinde yaşanmışlardan derlenen değerlere, evrensel ilkelere uygunluğu ile ölçülerek belirlenir. Bu nedenlerle hukuki olmak başka bir şey, yasal olmak başka bir şeydir.

Örneğin, bir kişinin 30 gün karakolda gözaltında kalmasına yönelik bir yasa çıkarılsa ve uygulamaya konulsa, buna bağlı yakalanıp gözaltına alınan ve 30 gün gözaltında tutulan kişinin durumu kanuna uygun davranılmış olması nedeniyle yasaldır. Oysa bir insanın 30 gün gözaltında tutulması gibi evrensel hukuk ilkeleri ile bağdaşmayan, insan hak ve özgürlüklerinin temeline aykırılık oluşturan bu durum hukuki olmayacaktır. Bu çelişkinin yaşanmaması için ise, yasa yapıcıların, çıkaracakları yasaların hukuka uygunluğunu gözeterek hazırlamaları ve hukukun evrensel ilkelerini özümseyerek uygulamaya geçirmeleri gerekmektedir ki bizi asıl ve gerçek hukuk devleti yapacak unsur da burada yatmaktadır.

3- Hukuk, eskiden üstünlerin hukuku olarak algılanıp benimsendi. (Babil'deki Hammurabi yasaları gibi.)  Günümüzde bu konu nasıl anlaşılmalı

Eskiden dünyanın neredeyse tamamı "TEK KİŞİ" yönetimiyle yönetiliyor ve o tek kişi ne derse o yapılıyor, o uygulanıyordu. Önceleri sözlü olan bu tek kişi buyrukları, zaman içinde yazılı hale getirilince ve hemen hemen her konuda bir yazılı buyruklar ortaya çıkınca, bunların tamamına "hukuk" ismi verilmeye başlandı. O dönemde hukuk denilen şey aslında ülkeyi yönetenin tek başına verdiği emirler- buyruklar bütünüydü.

İktidarı elinde bulunduran ve emretme yetkisinde bulunan kişi, tüm bu buyrukları kendi yararına, halkın ise aleyhine düzenlemeler biçiminde yapıyor ve ortaya yöneten, emreden, buyruk veren niteliğinden dolayı topluma göre ÜSTÜN olan kişinin yarattığı bir hukuk ortaya çıkıyordu. Pek tabi olarak halk da buna "ÜSTÜNLERİN HUKUKU" adını veriyordu.

Zaman içinde ve güç savaşları sonunda, savaşı kazanan gücü eline geçiriyor ve bu kez yeni buyruk veren, emreden kişiler ortaya çıkıyordu. Dünün üstünü, bugünün yoksulu, düşkünü haline gelince, üstünlüğün geçici ve değişebilir olduğu görülmüş, dünün üstünü, bizzat kendi döneminde yaptığı buyrukların altında ezilmeye başlayınca yapılananın yanlışlığı görülerek, üstünlerin hukukunu yaratmanın toplumsal mutsuzluğa yol açtığı anlaşılmıştır.

Artık üstünlerin hukuk yarattığı sistemden toplumun hukuk yarattığı ve yaratılan hukukla herkesin, hukuku oluşturan yasayı yapanın da kendini bağlı hissettiği, uyulması herkes için zorunlu yasalardan oluşan bir hukuk sistemine geçilmiştir.

Yapılan düzenlemelere verilen bu önem, herkes için bağlayıcı ve herkes tarafından uyulmak zorunda olunması, hukuka verilen değer ve gücü yansıtması amacıyla "HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ" olarak adlandırıldı. Ülkelere göre farklılıklar göstermesine karşın, anayasa ya da yasalara konulan "HERKES KANUN ÖNÜNDE EŞİTTİR" biçimindeki ilke, aslında hukukun üstünlüğünü güçlendiren ve temsil eden bir ilke olup, bununla toplumun her kesiminin hukuk karşısında eşit hak ve yükümlülüklere sahip olduğu, bu hak ve yetkiyi de hukuktan aldığı ifade edildi. Bu nedenle üstün olan artık bireyler değil, hukuktur ve o hukuk herkese aynı- eşit biçimde uygulanacaktır.

Günümüzde hukukun üstünlüğü genel olarak bu anlamı ile bilinmekle birlikte bazen "HUKUKÇULARIN ÜSTÜNLÜĞÜ" şeklinde yanlış anlaşılabilmekte ise de hiçbir zaman bu anlamda yani hukukçuların üstünlüğü anlamında olmadığı açıktır. Esasen hukukun üstünlüğü ilkesinin temel var olma nedeninin de bir kısım kişi ya da grupların üstünlüğünü reddeden yapısı ve herkesi eşit yurttaş temelinde tutan yapısı da buna, hukukçuklara üstünlük tanımaya engel oluşturmaktadır.

Yine zaman zaman, kendisini hukukun üstünde gören, hukuk normlarının kendini bağlamayacağını ve kendisini bu normların ve hukukun üstünlüğünün de üstünde gören anlayışlar, düşünceler çıkabilmektedir. Üstün hukuk buna içerdiği yaptırımlar ile karşılık vermekte ve bugün için HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ evrensel hukuk normu olarak varlığını güçlendirerek sürdürmekte ve toplumların mutluluğuna katkı sunmaktadır.

4- Halktan birileri ödeme güçlüğü içindeyse sizden savunulmasını isteyebilir mi, nasıl bir yol izlemesi gerekiyor?

Evet, biz Baro olarak, hukuki yardıma ihtiyaç duyduğu halde, ekonomik güçlüğü nedeniyle kendisi bir avukat tayin edemeyen halkımıza talebi halinde, Adli Yardım kapsamında avukat görevlendirmesi yapıyoruz. Ayrıca ceza yargılamalarında da, talebi halinde kendisine Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında görevlendirme ile avukat ataması yapıyor ve hukuka- adalete erişimlerine katkı sunuyoruz. Bunun için ilçelerde Baro İlçe Temsilciliklerine, ya da doğrudan baromuza başvurmaları yeterli olmaktadır.

5- Pek çok kurum çökertildi. Yargıç bağımsızlığı neredeyse ortadan kaldırıldı. Ama barolar, ödün vermeden dimdik ayakta, bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında bu soru, yalnız baroların dimdik ayakta kalmasına olanak tanıyan olgunun ne olduğuna ilişkin gibi gözükse de, bundan öteye anlamlar taşımaktadır.

Barolar, herhangi bir hiyerarşik üste tabi olmayan, demokratik ve özgür kuruluşlardır. Kendi Genel Kurullarında, her birisi avukat olan üye seçmenlerin seçtiği yöneticiler eliyle yönetilirler ve hukukun evrensel ilkelerini özümsemiş, kendi iş ve işlemlerinde bu ilkelere bağlı kalarak çalışan kurumlardır. Baroların bu özgürlükçü ve demokratik yapısı, yöneticilerini tüm üyelerinin katılımı ile yaptıkları seçim ile belirleme ve Genel Kurullarına hesap veren yapısı, ona doğru ve etkin kararlar alma gücü kazandırmaktadır. Bunun bir sonucu olarak da barolar, etki altında kalmadan kamunun yararına çalışıp onun yanında yer alabilmektedirler

Bu yapı birçok kuruma ve partiye egemen kılınabilse, ülkemiz hukuk devleti olma yolunda çok büyük bir aşama kaydetmiş olacaktır. Burada en büyük zenginliğimizin de eğitimli ve özverili üye yapımız olduğunu da belirtmek isterim.

6- Yargı bağımsızlığı ve güçler ayrılığından ne anlamalıyız, neden önemlidir?

Hukuk devletlerinde 3 ayrı güç vardır: Herkesin uymakla yükümlü olduğu yasaları çıkaran YASAMA; yasamanın çıkardığı yasalar ile ülkeyi yönetmek zorunda ve ödevinde olan YÜRÜTME; yürütmenin iş ve işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleyip, hukuka uygun olmayanlarını iptal etmek ve yasalara uygun işlemler yapılmasını zorunlu kılmak yetkisi ve ödevindeki YARGI.

Yaşam içinde eski yıllardan günümüze, bu güçlerin tek elde toplanmasının, halkın mutluluğuna hizmet etmediği, tek elde toplanan gücün, halkın zalimce ezilip sömürülmesine neden olduğu görülmüştür. Sonra, bu güçlerin tek elde toplanmasının yarattığı mutsuzluğu giderme gereksinimi doğmuş ve bu mutluluk arayışı sonunda GÜÇLERAYRILIĞI diye adlandırılan evrensel hukuk normunu yaşama geçirmiştir.

Güçler ayrılığı ile YASAMA, YÜRÜTME ve YARGI üç ayrı ve bağımsız birer güç olarak var oldukları halde, yan yana ve birinin diğeri üzerinde hiçbir astlık-üstlük baskısı ve üstünlüğü olmadan çalışması temel alınmıştır. Böylelikle her güç, kendi görev alanında ve diğer gücün etkisinde olmadan özgürce çalışabilecek ve farklı güç merkezleri diğer bir gücün hukuki olmayan davranışına geçit vermeyecek, böylelikle halkın mutluluğu, adalet ve hukuk gereksinimi giderilmiş olacaktır.

Neden önemli olduğu sorusunun cevabı çok kısa ve nettir: Güçler ayrı ve bağımsız değilse, diktatörlük olur, zulüm olur, insanca yaşam yok olur. Bu da halkın mutsuzluğu demektir. Güçleri tek elde bulunduranın keyfiliği demektir. O nedenledir ki günümüzde bir ülkenin demokratik bir hukuk devleti olup olmadığının anlaşılabilmesi için, o ülkede güçler ayrılığı ilkesine nasıl bir önem- değer verildiğine, güçler ayrılığının sıkı sıkıya korunmasına yönelik düzenlemeler bulunup bulunmadığına bakmak yeterli ve son derece gerçekçi sonuçlar veren bir değerlendirmedir. Kısaca, güçler ayrılığı yoksa demokrasi, demokrasi yoksa halkın mutluluğu yoktur. Önemi buradan gelmektedir.

7-Bugün pek çok kişi, aylarca, hatta yılları aşan bir tutukluluk dönemi yaşıyor. Sorun, çok yargıç atama yoluyla çözülebilir mi, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Uzun tutukluluk şeklinde tanımlanan sorunun temelinde, ülkemiz hukuk uygulamalarında TUTUKLAMA yargılama tedbirine evrensel hukuk standartlarında yaklaşılmaması yatmaktadır.

Tutuklama aslında ciddi ama basit bir yargılama önlemidir. Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için, kişinin denetim altında tutulduğu ve özgürlüğünün kısıtlandığı bir durumu anlatmakta olup geçici bir zaman için buna gereksinim duyulur. Tutuklamanın yargılamaya katkı sunmak ile sınırlı olması gereken amacı tam olarak uygulamaya yansıtılamamakta, bazen olaylar karşısındaki yüksek tansiyonu düşürmek (infiali önlemek), bazen cezanın infazını baştan sağlamak gibi hiç de hukuksal nedenlere dayanmayan bir duruma dönüştürülmektedir.

Bu sorunun giderilmesi daha çok yargıç atamakla bulunamaz ve hatta bu uzun tutuklulukların yargıç sayısı ve miktarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Bu sorun, tutukluluk kurumuna başvuran yargıçların, bu kurumu var oluş amacına uygun ve amacının gerçekleşmesi süresiyle sınırlı olarak uygulamaları ve bunda kararlılık göstermeleri ile çözülebilecektir.

Günümüzde uzun tutukluluk, tutuklama tedbirine hukuki nedenlere sıkı sıkıya bağlı kalınarak yapılacak uygulamalar ile çözülür. Tıpkı tutuklama gibi kendileri de birer yargılama önlemi olan ve birlikte isimlendirildiğinde "Adli Kontrol Tedbirleri" adıyla Ceza Muhakemesi Kanunumuzda yer alan;

a-Yurt dışına çıkamamak;

b-Hakim tarafından belirlenen yerlere, belirtilen süreler içinde düzenli olarak başvurmak;

c-Konutunu ya da belirli bir yerleşim yerini terk etmemek;

d--Belirli bölge ve yerlere gitmemek ve benzeri CMK Madde 109'da sayılan tedbirlerden olaya ve olayın oluşu ile şüphelinin şahsına uyanların uygulanması ve bu uygulamanın etkin denetlenmesi, adli kontrol tedbirlerinin neden yetersiz kaldığının tek tek incelenmesinden sonra ancak tutuklamaya karar verilmelidir. Yargılama tedbirinin uygulanmasının kaçınılmaz hal aldığı tartışılan irdelemeli kararlar ile daha adil bir yargılama ve daha az mağduriyet doğacağına inanıyor, tutuklama ve tutuklama uygulamalarının yargıçlara ayrı bir uzmanlık eğitimi biçiminde güncellenerek verilip etkin denetlenmesinin sorunu çözeceği inancında olduğumuzu belirtmek istiyorum.

Teşekkür ederek yeniden buluşmak üzere veda ediyoruz. 07.09.2019

Nuri Çelik

DİĞER HABERLER