AĞZINIZDAKİ SİGARAYI ATIN YOKSA…

AĞZINIZDAKİ SİGARAYI ATIN YOKSA…

        EVVELKİ hafta belediye görevlileri çarşı içinde küçük bir mekânı boyuyordu. Mekân belediyeye aitti. Dikkatimi çekti ve bir süre dikilip üç işçiyi izledim. Nedeni yüzlerine maske takmaları idi. Önemli olan da, insan sağlığı için belediyenin aldığı tedbirdi. Bu çalışmayı izlerken, geçmiş yıllarda yaşanan tedbirsizlik ve dikkatsizliklerden bazılarını anımsadım…

         ANIMSADIKLARIM, çocukluğumun yetmiş yıl evvelki kış ayları idi… O kış aylarındaki Pazar’ın birini; acılı, sarımsaklı, kavurma etli tarhana içerek geçirirken, bir sonraki Pazar’ını da, evde hazırlanan; kavurma etli, soğanlı, maydanozlu, dereotlu harcı mahalle fırınında börek yaptırıp yediğimiz yıllardı. Bu; şehrimiz yerli ahalisinin, Pazar günleri kural haline getirdiği yaşam tarzı idi. Ve beslenme kültürünün münavebe ile sofrasına getirdiği yemek türünden ikisi idi.

          PAZAR günü mahallemizin fırını kalabalık olduğundan tezgâhta iki kişi çalışırdı, biri börek hamuru açar, diğeri açılan hamura harcı koyar kapatır ve fırına sürerdi. Gel gelelim, çalışırken her iki ikisinin de ağzında sigara olurdu. Adamlara: “Ağzınızdaki sigarayı atın! Yoksa…” denilmezdi. Ama börek yaptıran müşterilerden herhangi biri, Muğla ağzıyla ve yüksek sesle: “Kül düşüyoru gari! Üf de!” ikazı yapar, çalışan da başını tezgâhın dışına doğru çevirir ve hamurlu elini sigaraya değdirmeden ve sigarayı da ağzından düşürmeden “Püf” deyip külü, sigaranın ucundan attırırdı.

           ANCAK arada sırada; adam sendecilikten, dikkatsizlikten ve vurdumduymazlıktan, külün harç içine düştüğü olurdu. O an aklıma geldikçe fırıncıya bir şey diyememenin sinirini şimdi halâ yaşar ve hiddetlenirim. Çocuk olduğumuzdan ikaz etme şansımız yoktu, 9-10 yaşlarımda bir kez denedimse de, fırıncı Muğla ağzı ile hemen: “Hindi şamarı yapıştırın haa! Ne külü? Hani nerde kül?” diye gürleyip,  cazgırlık yapınca sesim kesildi. Ama o ara hızlı şekilde, harcı hamur içine süratle yaydı, düzeltti sonra da kapatıp üzerine, küçük tereyağ topaklarını koyarak fırına sürdü.

             O AN hiç kimse: “Yahu çocuk haklı, bende gördüm, kül böreğin içine düştü!” deyip beni desteklemedi. Müşterilerden biri, fırıncının sinirlenmemesi ve olay çıkmaması için, Muğla ağzı ile: “Bunnaa zamane çocugu, boş ve sen işini bak!” diyerek fırıncıyı yatıştırdı.

              O YILLARIN inşaatlarındaki hasır(Eski tanım) betonu aşağıda karılır, birinci kat’a gaz tenekesi içinde omuzda taşınarak dökülürdü. Beton harcı dolu tenekeyi, yukarı taşıyan işçinin ağzından sigara düşmez, sigara ile iner sigara ile çıkardı. Harç kararken de mutlaka sigara yakar, emzik gibi ağzına takar, sigara olmadan çalışmazdı! Hatta ağzındaki bitince yenisini yakmadan edemezdi. O harç dolu tenekeyi taşırken oksijen yerine sigara dumanını solurdu. Sadece harç taşıyan mı? O yıllarda görünür yerde sigara içen sadece erkekler olurdu. Sokakta içen sadece bir bayan vardı.

             ŞİMDİ, günümüzde uyulması gereken zorunlu kurala değinmek istiyorum. Büyük şehirlerde yemek ve benzeri yiyecek yapıp satanların, tezgâh arkasındaki personeli; beyaz önlük giymeyi, ellerine eldiven, ağzına maske, başına bone takmayı ihmal etmez. Bu temizlik kuralı, büyük küçük her işyerinde gerçekleştirilir. Bu şart, yemek veren resmi kurum ve kuruluşlarda da, tavizsiz yerine getirilir.

             TAŞRADA ise markalaşmış iş yerleri bu zorunluluğu hayata geçirirken, diğer küçük mekânlarda uygulanmaz. Yurttaşın çoğunluğu da, bu kural uygulamaları ile pek ilgilenmez “adam sende”, “boş ver”, “bana ne!” dediğinden uyulmuş uyulmamışı, kendine dert etmez. O nedenle; medeni toplum, temiz toplum, kurallara uyan toplum olmamız mümkün değildir ve daha uzun yıllar olmayacağız da. Çünkü aklımız fikir de değil zikirdedir.

              DENETLEYİCİ kurum ve kuruluşlar da, saldım çayıra mevlâm kayıra yöntemine uyduklarından(!) Yurttaş ilânihaye; ekmeğin içine konulanları bilemeyecektir. Nasıl yapılıp satıldığı belli olmayan yağları, peynirleri alıp tüketecektir. Yanı sıra lokantalardaki; yemeklerin, tatlıların, kullanılan et’lerin, sıvı yağların, tavukların, yoğurtların, sütlerin, kalitesi konusunda hiç bir fikri olmayacaktır. Çünkü hangi kalitede yiyip içtiği aklının ucundan bile geçmeyecektir. Tedbir olarak sadece: “Allah’ım, sen beni kötülüklerden koru!” duası ile işin içinden sıyrılıp, sorumluluğu Allah’a yüklediğinden içi rahattır. Bu yöntem toplumsal yapımıza has tedbir olup, yurttaş; sorumluluk almaz, alsa yerine getirmez, sorunun çözümü için düşünmez, çünkü beynini yormak istemez ve beyin onlarca yıl geçmesine rağmen kullanılmadığından cedittir(!) Ve sonunda; öbür gezegende kullanmak üzere göçer gider(!)

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI