KUYU

KUYU

Anası, Halil'i uyardığında daha ortalık ışımamıştı; zifiri karanlıktı. Ama akşamdan tembihli olduğu için uyanmakta naz da etmedi Halil.  O yıllar kıtlık yıllarıydı, kış erken bastırmış hayvanların yiyeceği sap/saman erkenden tükenmişti. Evin reisi, karı-koca, yaşlı bir nine ve beş çocuktan oluşan ailesine bakmak zorundaydı. Yeterince tarla-tapanı yoktu, diktiği zeytinler ve diğer meyve ağaçları da yeterince büyümemişlerdi ki geçinmelerine katkı sağlasın. Ama doğa cömertti, doğada çare tükenmezdi. Böyle zamanlarda köylüler aç kalan hayvanlarına yiyecek bulmak için ormana giderler ve piynar, kesme, sandal ve meşe ağaçlarından dallar kesip onların yapraklarını çırparak çuvallara, hararlara doldurup getirir; hayvanlarına yem ederlerdi.  Bu gün de anasıyla Halil,  Sandal Deresine yaprak çırpmaya gideceklerdi. Uyanır uyanmaz yüzüne bir-iki avuç su çarpıp ala/bele yüzünü yıkayarak iplerini, çuvallarını ve tahralarını alarak ala karanlıkta yola çıktılar.  Gidecekleri orman öyle pek yakın bir yer değildi, azından iki saat kadar çekerdi.  Genelde alışkın oldukları için yolların taşlı/çakıllı, inişli/çıkışlı hatta çukur ve geçitlerle dolu olması onları pek etkilemedi. Zaten biraz ilerleyince gözler alışıyordu karanlığa. Tepelerden aşıp derelerden geçerek Sandal Deresine ulaştılar. İplerini, çuvallarını bir yana bırakarak tahralarıyla piynar ve sandal ağaçlarına tırmanıp bol yapraklı, verimli dalları indirmeye başladılar. Artık ortalık ışımış ve bazı gece kuşları ötmeyi kesmişlerdi.  Dalları indirip bir yere yığdıktan sonra onları baş aşağı tutarak yapraklı kısımlarını mümkün olduğunca fazla kalın çelpik bırakmadan tahrayla sıyırmaya başladılar. Bir iki saat içinde iki çuvalı dolduracak kadar yaprak yığılmıştı orta yere. Biraz oturup soluklandılar, güneş de yükselmeye başlamıştı. Ancak onlar derenin içinde olduklarından henüz güneşi göremiyorlardı.  Ortalıkta taze bir aydınlık vardı. Kış ortaları olduğu için doğa, her günkü yağmurlardan pırıl pırıldı. Artık ortalık ısınmaya, kuşlar ötüşmeye, aşağılardan bir yerlerden geçen köy yolundaki araçların sesleri duyulmaya başlanmıştı. Halil, anası Nur ile bu kez de dallardan çırptıkları yaprakları çuvallara doldurmaya başlamışlardı. Bu iş öyle kolay bir iş değildi:  Yaprakları çuvallara koyduktan sonra elle, yumrukla, ayakla tepikleyip sıkıştırarak çuvallara olduğunca fazla yemlik yaprak doldurmak zorundaydılar. Epeyce bir uğraştan sonra çuvallar tıka basa doldurulup ağızları bağlanarak sırtlanıp yola çıkıldı. Ancak dönüş, öyle geldikleri gibi kolay bir yol değildi. Çünkü artık sırtlarında yük vardı, mevsim de kış olduğu için yerler, ıslak, kaygan ve yer yer de çamurdu. Çok ağır ve dikkatli yürümek zorundaydılar. Bu zor koşullar altında yarım saatten fazla bir süre tırmandıktan sonra hafifçe bir düzlüğe çıktılar.  Burası daha önceden açılmış bir tarlanın veya bir zeytinliğin küçük bir alanıydı.  Bir kenarda çalıların yanında bir taş yığıntısı görünüyordu. Dinlenmek için sırtlarındaki çuvallarını tekrar sırtlarken kolaylık olsun diye yüksekçe bir yere koymak zorundaydılar. 
Yürüyüp nefes nefese bu taşların üzerine çöktüler. Ancak bu taşlar bir kuyunun kenarındaki duvarları oluşturuyordu. Daha anası sırtındaki çuvalı bırakırken Halil, yorgunluktan bir an önce sıyrılabilmek için omzundaki ipleri çıkarır çıkarmaz çuval arkaya doğru devrilip cuppp!!!  diye baş aşağıya kuyuya düşmez mi? Halil, bir anda kuyuya düşen çuvalı kurtarmanın derdine düştü ve çuvalın havaya gelen alt köşelerinden tutarak onu kuyudan çekip çıkarmaya çalıştı. Ancak kış olduğu için sular her yerden kaynamıştı ve neredeyse kuyu ağzına kadar dolmuştu. Baş aşağı gelen çuvalın ağız kısmındaki yapraklar ıslanmaya ve suyu çekmeye, suyu çektikçe de ıslanan çuval kuyunun dibine doğru çekilmeye başlamıştı. Halil, bütün gücüyle çuvalı çekip çıkarmaya çalıştığı halde henüz cılız kollarının gücü bu ağır çuvalı çekip çıkarmaya yetmedi. 
Bu arada sırtındaki çuvalı bırakıp imdadına yetişen anası da gelerek ikisi birden çuvalı bir yerlerinden tutup yukarıya çekmeye çalıştılar. Ancak bu iş öyle pek kolay olmadı. Uğraştılar, didindiler, terlediler, yoruldular ve sonunda ıslak ve yaş ağaç yapraklarıyla dolu çuvalı kuyu canavarının ağzından çekip kurtardılar. İşi biten tahrayı çuvalın kenarından içeriye doğru sokup sıkıştırmışlardı. Ne yazık ki çuval baş aşağıya gelince tahra da ağırlığıyla yaprakların arasından kayarak kuyunun dibini boylamıştı. Eldeki kıt imkanlarla kuyunun dibine düşen tahrayı oradan almanın-çıkarmanın bir çaresi yoktu. 
Yarım saat kadar dinlenip kendilerine geldikten sonra yarı ıslak çuvalı tekrar sırtlayarak evlerine doğru ağır/aksak yol aldılar. 
Sağ/salim evlerine ulaşıp hayvanlarının birkaç günlük azığını temin etmenin huzuruyla dinlenmeye durdular. Tahra da kuyunun dibinde öylece kalakaldı.
YAZARIN DİĞER YAZILARI