AYDIN HAPİSHANESİ

AYDIN HAPİSHANESİ

 

NECATİ YILDIRIM

necatiyildirim46 @gmail.com

 

            Sabahın alaca karanlığında usuldan bir türkü dolanmıştı diline. Yüreğinden kopup ince ince dökülüyordu: “Mahpushane içi bir derin kuyu, / Biz sürgüne gidiyoruz, sevdiceğim uyu! / Yansın mahpusane yansın, kapıları kül olsun, / Bize de sebep olanların iki gözü kör olsun!” Kış ortasında yol görünmüştü. İnsanların rüyalarına giren ünlü Sultanahmet Cezaevi’nden sürgün vardı bir Anadolu mahpushanesine. Nereye?.. Bunu kimse bilmiyordu, üstelik kimsenin de haberi yoktu böyle bir sürgünden. Peki, önceden bilseler ne olacaktı?.. Sürgün olmak yine de dokunuyordu mahpus adama. Bir tuhaf olmuştu, bir gariplik çökmüştü içine. Sonra kendi kendine kızdı, söylendi: “Oğlum Nail,” dedi, “Candarmalar bekliyor kapıda. Şimdi türkü mırıldanmanın sırası mıydı yani?..”

            Sanki göbeği cezaevinde kesilmişti... Ula’da yaşlı kadınlar, “Kızım Halise,” diye soruyorlardı annesi Halise Hanım’a: “Siz bu çocuğun göbeğini cezaevinde mi kestiniz yoksa?.. İkide bir cezaevine düşüyor çocuk...” Çarşıya çıktığında babası Ali Efendi de kurtulamıyordu insanların dilinden. “Geçmiş olsun Ali Efendi!..” diyorlardı, “Nail gene cezaevine mi girdi?.. Ne kötü yazgısı varmış çocuğun!..” 

            Evet, Ulalı Ali Efendi’nin oğlu, polisin elinden yakasını kurtaramıyordu nedense. 16 Aralık 1946 günü sabaha karşı yine alıp götürmüşlerdi onu. Belgelere, ifadelere, soruşturmalara göre suçu çok ağırdı: “Sanık Nail Çakırhan, partinin kıymetli ve aktif elemanıdır. Gizli partiye bağlı Demokrat Cephe’nin başına getirilmiştir.” İşte bu yüzden üç yıldır yatıyordu içeride. Şimdi nereden çıktıysa, ellerine kelepçe vurup yollara düşürmüşlerdi. Karısına 6 Ocak 1950 günü, “Canım Haletçiğim,” diye ilk mektubunu yazdı Aydın Hapishanesi’nden: “Salı sabahı, İstanbul’u görememişsindir sen, uykudaydın herhâlde. Zaten görmüş de olsan, aklından çıkmıştır bile... Ama benim aklımdan hiç çıkmıyor bu salı sabahı... Dumanlı bir havaydı; incecik, sicim gibi bir yağmur yağıyordu dışarıda. Sabahın alaca karanlığında uyandırdılar bizi. Candarmalar gelmiş dayanmışlar kapıya. Yarım saat sonra sürgün var!.. Altı kişi Anadolu mahpushanelerine sürülecek...”

            Muğlalı Nail sıkıca giyinmişti, kış gününde yollarda hasta olmak istemiyordu. Zaten ince yapılıydı, bünyesi zayıftı; çocukluğunda tifodan, sonra da veremden çok çekmişti. Sabah sabah jandarmalar, “Haydi gidiyoruz!..” demişti yüzüne damdan düşer gibi. Eşyalarını toplarken içinden kızdı, söylendi boyuna. Bu arada Kerim’in kahve ocağına uğradı. Bu uzun boylu adam da partinin İzmir kurucusu olarak aynı davadan üç sene ağır hapis cezası almıştı. Çok çile çekmişti, beş kere hapse girmişti. Her zaman burnundan soluyordu: “Canına yandığım dünyası, ömrüm hep hapislerde geçti...” Bacakları romatizmalı, elli yaşındaki adam, Sultanahmet Cezaevi’nde çay ocağı çalıştırıyordu. Yalnızca siyasilere çay kahve veriyordu. O sabah da erkenden ocağı yakmış, çayı demlemişti. Sürgüne giden kara yağız delikanlı, bileklerine kelepçe vurulmadan bir ayrılık çayı içmek istedi. Bu arada eşyalarından daktilo masasını, kitaplık dolabını, iki iskemlesini ona emanet bıraktı. Bir ara Halet Hanım gelip alacaktı, gelemezse de Mîna Urgan’a aldıracaktı onları.

            Ömrü cezaevlerinde geçmiş İzmirli Kerim’i severdi Nail Çakırhan. Öyle ki karısı Halet’e bile uzun uzun anlatmıştı bir mektubunda: “Kerim hemen her saat heyecan içindedir. Gözlerini hep fal taşı gibi aça aça konuşur. Bir şeye kızdığı zamanlar, durduğu yerde rüzgârda sallanan körpe bir kavak ağacı gibi yalpalar. Dudakları titrer, elleri titrer, başı titrer, sesi titrer; ağlar gibi konuşur, fakat aslında hiç ağlamaz. Belki de ben görmedim ağladığını. Kerim, benim bildiğim bir kere ağladı; bir yıllık hasretten sonra, biricik kızı boynuna sarıldığı zaman...” Şair Nail V., öyle bir portre çizmişti ki bu çileli adam Halet’in de gözünde ete kemiğe bürünmüştü: “Kerim’i bazı geceler hiç uyku tutmaz; ayaklarında nalın, bütün gece ya koridorda tıkırdar yahut da uykusu kaçmış başka birini daha kıstırabilirse, soba başında sabahlar. Kerim kızına düşkündür. Kızı on dört yaşında... Gözleri, İzmir Körfezi gibi yeşildir, yemyeşil... Bana öyle geliyor ki hep kızını düşünüyor Kerim!..”

            Çayını bitirdikten sonra Nail kalktı, “Hoşça kal Kerim!” diye sarıldı arkadaşına. Kerim de kocaman kollarını açıp Muğlalı delikanlıya sarıldı: “Güle güle Nail!..” dedi, “Umarım, bir gün hepimiz hürriyetimize kavuşuruz. Eğer mahpuslardan ölmeden çıkarsak dışarıda da görüşürüz. Güle güle git güzel kardeşim. Bu garibanı unutma, mektup yaz...”

            Sürgüne gönderilenlerin başında ise Şefik Hüsnü Deymer geliyordu. Ya bu altmış üç yaşındaki adamın hikâyesinde ne yazıyordu?.. Evet, onun hikâyesi de insanın içini parçalıyordu: 1925’te başlamıştı macerası... İstiklal Mahkemesi tarafından on beş sene ağır hapse çarptırılmış, sonra da başı dertten kurtulmamıştı. Yine yıllar sonra Türk Ceza Yasası’nın bir maddesi balyoz gibi inmişti başına. Kapatılan bir partinin lideri olduğu için 141/1’inci madde gereğince beş yıl ağır hapis cezası almıştı. İşte şimdi de sürgüne gidiyordu. Doktordu. Osmanlı topraklarında insanların pek okul yüzü görmediği yıllarda, 1912’ de Paris Tıp Fakültesi’ni pekiyi dereceyle bitirmişti. Türkçenin dışında Fransızca, Almanca, Rusça, Lehçe biliyordu. Kendine yakışır biçimde boynunda kravatı, sırtında paltosu, başında silindir şapkası, bir ziyarete gider gibi giyinmişti. Eşyalarını da toplayıp koymuştu bir köşeye. Öylece bekliyordu artık.

            O sırada hepsinin kafasında şu soru vardı: “Nereye gidiyoruz?..”  Cezaevinde  müdür de gardiyanlar da dillerini yutmuş, kimse bir şey söylemiyordu. Jandarmalar, Doktor Şefik Hüsnü’yle Nail Çakırhan’ı bileklerinden birbirine kelepçelemişler, öne düşürmüşlerdi. İkisi de okumuş, okulları birincilikle bitirmişti. Üstelik elleri de kalem tuttuğu için biri partinin lideri, diğeri de ikinci adam olarak görülüyordu. Öteki siyasilerden ise “Dede Ahmet” lakaplı Ahmet Fırıncı’yla Hüsamettin Özdoğu’yu birlikte kelepçeye vurmuşlardı. Dede Ahmet Kapalıçarşı’da köselecilik yapıyordu, daha önce de böyle bir hapis cezası yemişti. Hüsam da bir fabrikada ustabaşıydı, bu suçlardan bir zamanlar da yatmıştı. Arkada ise yine birbirine kelepçelenmiş iki genç vardı; biri Çanakkaleli Mustafa,  diğeri de İbiş lakaplı Aydın... Mustafa Tophane’de bir tütün şirketinde işçiydi. İbiş ise gezici tütün işçisiydi, yıllar önce de yine böyle bir hapis giymişti.

            Nail Çakırhan, “Bir vapura yüklediler bizi.” diye yazıyor mektubunda: “Hava dumanlı... Vapur dolu, ambarlar tıklım tıklım... Dört bir yanda adamlar... Ortada biz... Eller kelepçeli... Yüzler merakla hep bizi kollar...” İyi ki Arkeolog Halet Hoca’nın yüreği dayanıyordu kocasının mektubunu okurken: “Vapur gider, biz gideriz... Yollar uzun, ellerde hep kelepçe... Geceler tükenmek bilmez, uyunur mu kelepçeli?..”

            Yolcular ise bu elleri kelepçeli insanlara bakıp düşünüyorlardı: Kimdi bu adamlar?.. Suçları neydi?.. Nereye götürüyorlardı böyle?.. İnsan bakıyor, bakıyor da onları ne bir mafya çetesine benzetiyor ne de bir soyguncu şebekesine!.. Küçük bir kız çocuğu ise süngülü jandarmalardan korktu, hemen annesine sarıldı, “Anne, anne!..” dedi, “Bu amcalara neden kelepçe takmışlar?.. Nereye götürüyorlar bunları?.. Çocukları var mıdır acaba?..” Kadıncağız bir karşılık veremedi, boynunu büktü, “Bilmem ki!..” dedi sadece.

            Hapishanede çok duygulu bir adam olmuştu Nail Çakırhan: “Bana sık sık mektuplar yaz.” diyordu karısına: “Haftada iki, hiç değilse bir... Ne kadar sık yazarsan o kadar çok sevinirim. Gurbetlik yerde mektup ziyaret yerine geçermiş. Resimler yollamayı ihmal etme, yüzünü bari resimlerde göreyim. Gözlerinden hasretle öperim, benim canım Haletçiğim...”

            1950’de İstanbul nere, Ege’nin Aydın vilayeti nereydi?.. Memlekette ulaşım öyle kolay mıydı o yıllarda ?.. Bir kara trenle dura kalka yol gitmişlerdi. Günler sonra Aydın’a geldiklerinde, jandarmalar tren istasyonunda altı siyasi sürgünü indirmişti. İşte o zaman anlamışlardı Aydın Hapishanesi’ne sürgün olduklarını.

            Cezaevi yönetimi ayrı bir koğuşa koydu siyasi sürgünleri. Doktor Şefik Hüsnü de Nail Çakırhan da koğuşu görünce çok şaşırmışlardı. Koğuşu düzene sokmak için  hep birlikte kolları sıvamışlardı. Yine de işler cezaevinde kolayca yoluna girmiyordu. Sık sık yönetime başvuruyorlardı. Yönetim de savcılığa bildiriyordu kimi isteklerini. Böylece hemen hemen on gün sonra rahat bir soluk alabilmişlerdi. O sırada Nail’in de gözü hiçbir şeyi görmemişti. 16 Ocak 1950 günü yazdığı mektubunda, “Canım Haletçiğim,” diye derdini döktü karısına: “Sana kaç gündür uzun bir mektup yazayım dedim, bir türlü olmadı. Çünkü burada oda şartları son günlere kadar o derece kötü idi ki ne kadar gayret etsem de boşuna, elim bir türlü kaleme varmadı. Bak, sana kısaca anlatayım: Ne yatacak bir karyola ne de eşyaları üstünkörü de olsa yerleştirebileceğimiz bir yer vardı. Odada fareler cirit atıyordu âdeta... Yataklarımızı sıra sıra yerlere serdik... Eşyalar şurada burada yığılı, toz toprak içinde... Bir haftaya yakın fare efendilerle koyun koyuna yatıp kalktık...”

            Günler sonra koğuş düzene girince hepsinin yüzleri gülmeye başladı. Nail Çakırhan artık kendine gelmişti: “Dün eşyalar için bir raf hazırladık. Ayrıca elbiseleri, paltoları asmak için de bir yer yaptık; eşyalar raflar, elbiseler yerlerine kondu. Müdür bey de bir masa ve oturacak iki sıra verdi bize de böylece iş yoluna girdi. Biz de ancak işte bugün rahat bir nefes alabildik...” Asıl sıkıntısını ise mektubun sonuna bırakmıştı: “Biliyor musun Haletçiğim,” dedi, “sana hasret kalmak çok kötü!..”

            Cezaevinde tek tutunacağı bir dal vardı: Hayal kurmak. Halet bir gün çıkıp gelecekti. O umutla alıyordu kâğıt kalemi eline. 22 Ocak 1950 günü, “Canım Haletçiğim,” diye başladı mektubuna: “Aydın Mahpushanesi şehrin bir kenar mahallesine düşer, İzmir yönündeki kenar mahallesine... İstasyondan çıktın mı sola sap, yolun bir mahalle arasına çıkar. Yol boyunca yer yer tek ya da çift katlı yeni evler göreceksin. Buraları yanan Aydın... İnsanın burnuna, hâlâ işgal yıllarının yangın kokusu geliyor gibi olur. Sanki Aydın, azaplı bir kış uykusundan henüz yeni yeni uyanmış da geniş bir yangın mezarlığı üstünde bahar otları yeşermektedir. Nedense bu mahalle arası yol  bana bu duyguyu veriyor... Yol bitip de az sola dönüverdin mi bir açıklığa çıkılır, orada seni ferah bir rüzgâr karşılar... İşte omuz omuza yaslanmış gibi duran, altlı üstlü pencereleriyle mahpushane oracıktadır...”

            Halet Hanım, hapishanenin yerini öğrenmek için sessizce dinliyordu sanki: “Mahpushanenin önünden bir yol geçer. Bu yol daha sonra sağa kıvrılır ve kenar mahalleyi boydan boya kesen bir başka yolla birleşir. Yollar  sabah akşam, gece gündüz deve katarları taşır. Çan çan öter develerin çanları!.. Develerin bu çan seslerine bayılırım ben. Hem de öylesine bayılırım ki dokunur bana, ağlamaklı olurum. Çocukluğumda geceleri, şafakla köylerden kasabaya buğday, mısır, yulaf taşıyan develerin çan sesleriyle uyanırdım hep... Bu sesleri dinler, yine bu seslerle uyurdum...”

            Genç adam, Aydın Hapishanesi’nde daktilonun başına oturmuş, karısına mektup yazarken çocukluk yıllarına dalmıştı. O sırada karısının bir sorusu düştü aklına: “Nailciğim!..” diyordu karısı mektubunda, “Sen oraya gitmekten memnun olmadın mı yoksa?..” Evet Arkeolog Halet Hanım, kocası uzaklarda bile olsa hep onu düşünüyordu. Oysa genç kadının aslında başını kaşıyacak vakti yoktu: Bir yandan İstanbul’da üniversitede hocalık ediyor, bir yandan da Kadirli’de, dağ başında hiç korkmadan kazı işleriyle uğraşıyordu. Hapisteki adam da böyle her yere ulaşmaya çalışan karısını üzmek istemiyordu. Karısının endişesini gidermek için ona şöyle yazdı: “İstanbul’dan, senden uzak başka bir yere gönderildikten sonra, Aydın akla gelebilecek sürgün yerlerinin en âlâsıdır şüphesiz. Bir kere hapisane ve idare yönünden hiçbir şikayetim yok şimdilik. Sonra iklim bakımından bulunmaz bir yer. Ayrıca Muğla’ya yakın, seyrek de olsa gelen giden eksik olmaz herhâlde...” Sanki Halise Hanım, bu çocuğunu hayatın zorluklarıyla boğuşsun diye getirmişti dünyaya. O da böyle kimi zaman hapiste, kimi zaman dışarıda zorluklarla boğuşurken hep karısına tutunuyordu: “Ay başına kadar paraya ihtiyacım yok,” dedi mektubunda: “ay başında yollarsın. Hem bu seferlik biraz yüklüce; şöyle olabilirse yüz lira kadar. Yollarda, bir de burada yerleşebilmek için hayli kabarık bir masraf oldu, ilk ağızda. Kapatmak gerek bu açığı...”

            Uzaktan küçük bir taş tayyare gibi görünen hapishane çoktan sessizliğe gömülmüştü. Bir ara Nail Çakırhan nöbetçi gardiyanın sesini duydu, birdenbire irkildi. O sırada nöbet bekleyen süngülü jandarmayı görmese belki cezaevinde olduğunu anlayamayacaktı. “Haydi eyvallah!..” dedi mektubunda karısına: “Seni hasretle kucaklarım benim canım Haletçiğim.” Ardından da isteklerini ekledi: “Hacı Bekir şekeri, bolca Amerikan sigarası, birinci kalite tekel çayı,  iyice limon kolonyası...” Asıl önemli isteğini ise sona bırakmıştı: “Bir de, bir de sen kendini getirirsin!.. Unutayım deme sakın!..”

            Aydın Hapishanesi’nde yatarken partinin gidişatı da çok düşündürüyordu Nail Çakırhan’ı. O bitmek bilmeyen tartışmalar, kavgalar hep aklına geliyordu. Bu duruma hem üzülüyor hem de kızıyordu: “Ben gidişi beğenmiyordum. Yanlış gidiyordu yani... Kör değneği beller gibi hep aynı şeyleri yapmak, bundan bir şey çıkmaz. Birbirlerine girmişlerdi. Elli kişi varsa, elli lider vardı.” Genç adam belki de haklıydı üzülmekte, kızmakta: “Nâzım ile İsmail grupları  çıktı ortaya.” diye mırıldandı, “Nâzım, İsmail’le  çatışıyor. Hep genel sekreter olup partinin her şeyine hakim olma meselesi, başka bir şey değil. Ben herkese, yahu Nâzım’ın böyle bir ihtiyacı yok ki...’ derdim. Şiirleri ile zaten dünya çapında olmuş. Onu da dünya çapında yapan aslında partidir. Yoksa kolay kolay dünya çapında olunmazdı.” Bu işlere ömrünü harcamış biri olarak elbette seyirci kalmıyordu: “Partiye bu durumu yazdım.” dedi, sonra derinden bir iç çekti:  “Ne yazık ki kulak asan olmadı!..”

            Nail Çakırhan, bu işlere ömrünü vermiş Doktor Şefik Hüsnü’ye de üzülüyordu:  “Doktor Şefik Hüsnü,” dedi, “partinin lideri, gizli olsun açığı olsun... Moskova’da icra komitesindeydi. İcra komitesi üyesi olmak önemli bir mesele. Sözü dinlenen bir insandı...” Böyle bir liderle Sultanahmet’te başlayan cezaevi günleri Aydın Hapishanesi’nde sürüyordu: “Doktor sürekli düşünceli bir haldeydi. Okurdu hep, yazdığını zannetmiyorum. Koğuşta en uçtaki yatakta yatıyordu. Onu hep yalnız görürdüm tek başına. Havalandırma bahçesine çıktığımızda ben yanına giderdim, saatlerce konuşurduk. Öteki arkadaşlar yanaşmazdı.” Elbette havadan sudan konuşacak değillerdi: “Doktor, parti stratejisini tayin etmesi gereken bir insandı, sanıyorum bu konularda onlarla bir sürtüşmesi vardı...” Kimseye yaranamıyordu. Partiye de hakkında sürekli raporlar veriliyordu: “Bu adam bölücüdür. Küçük burjuva entrikacısıdır. Oportünisttir. Kariyeristtir.” Hep böyle ağır biçimde suçlanmıştı. Ya sonra?.. Evet, daha sonra da 1959’da, yetmiş iki yaşındayken Manisa’da sürgünde öldü. Ölüm haberi gazetelerde bile iki satırlık bir yer almadı.

            1950’de ufukta bir seçim görünmüştü. Partiler mitingler, toplantılar düzenlemeye başlamıştı. Gazeteler de üç aydır seçim haberlerini yazıyordu. O günlerde bir haber, gazetelerin birinci sayfalarında başlığa oturdu: “Seçimler 14 Mayısta, yeni Meclis 22 Mayısta”. Bu arada yerden mi çıktı, gökten mi düştü kimse bilmiyordu; İzmir gazetelerinden Yeni Asır, 23 Mart 1950 Perşembe günü sekiz sütun üstüne çarpıcı bir başlık attı: “Af kanunu Meclisten bugün çıkacak”. Bu haber Aydın Hapishanesi’nde Nail Çakırhan’ı da Doktor Şefik Hüsnü’yü de meraklandırdı. O günden sonra her gün İzmir gazeteleri için yola bakıyorlardı artık. Ellerine en erken bu gazeteler ulaşabiliyordu çünkü. Onlar da bir türlü öğleyin saat on ikiden, birden önce gelmiyordu ne yazık ki!.. İstanbul gazeteleri ise günü gününe gelemediği için içerideki insanların derdine merhem olamıyordu.

            Nail Çakırhan Aydın Hapishanesi’nde daha çok İzmir gazetelerine umut bağlamıştı. Yalnız 24 Mart Cuma günü Yeni Asır gazetesinde çıkan bir haber canını sıktı: “Af kanununun genişletilmesi çıkmaza giriyor”. Ardından da alt başlığa gitmişti gözü: “Komisyon başkanı dahi affın aleyhinde olduğunu söyledi”. O sırada Doktor Şefik Hüsnü’ye baktı, “Görüyor musun doktor,” dedi, “Bizim af işi yatacak gibi... Bu işi Mecliste gürültüye boğdular...” Doktor da kızmıştı, “İktidar partisi,” diye mırıldandı, “muhalefetten çekiniyor... Seçimlerde bu işi muhalefetin diline dolayacağından korkuyorlar...”

            O gün Büyük Millet Meclisi, seçimler nedeniyle artık çalışmalarına son vermişti. Böylece cezaevlerinde yatanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Başbakan Şemsettin Günaltay ise gazetecilere demeç verdi, o demecinde bu insanların ağzına bir parmak bal sürdü: “Af kanunu esasen reddedilmiş değil, komisyona havale olunmuştur. 22 Mayısta toplanacak olan yeni Meclisin ilk ele alacağı işlerden biri de bu tasarıdır...”

            Bu arada partilerin liderleri, seçimler için seferber olmuş, şehirden şehire koşturuyorlardı. Ülkede bütün gözler 14 Mayısa  çevrilmişti. Böylece Nail Çakırhan da her gün bu haberlerle yatıp kalkıyordu. Cumhuriyet gazetesinde 5 Nisan Çarşamba günü çıkan bir haber dikkatini çekti: “Af tasarısının çıkarılması için Meclisin olağanüstü toplantıya çağrılacağına dair rivayetler”. Haberin alt başlığında ise şunlar yazıyordu: “Ankara avukatları Cumhur Başkanına ve Başbakan Günaltay’a bir dilekçe sundular. Dilekçede, açlık grevi yapmağa karar verdiğini bildiren şair Nâzım Hikmet’in cezasının bağışlanması temenni ediliyor.”

            Büyük gazeteler bu haberi görmezden gelememişti: “Nâzım Hikmet açlık grevine başladı”. Haberin yanına da  şairin fotoğrafını koymuşlardı. Ertesi gün  ise bir başka haber yer almıştı: “Nâzım Hikmet’in annesi de açlık grevi yapacak”. Böyle açlık greviyle ilgili haberler eksik olmuyordu gazetelerden. Bir başka gün de Üsküdar Cezaevi’nden avukatı İrfan Emin Kösemihaloğlu’na  gönderdiği mektubunu okudu insanlar gazetelerde. O mektubunda, “Açlık grevine, ölümüme veya kanun yoluyla tahliyeme kadar devam edeceğim.” diye çığlık atıyordu Nâzım Hikmet sesini duyurmak için: “Beni uzun vadeli bir ölüme mahkûm ettiler. Birkaç gece evvel büyük bir kalp krizi geçirdim. Öyle anlaşılıyor ki mutlaka ölüme mahkûmum. Böyle dört duvar arasında ölümü beklemektense bir an evvel ölmek daha doğru hareket olur.” Mektupta vasiyetini de yazmıştı: Bayramlık elbiseleri satılarak cezaevindeki ufak tefek borçları ödenecekti. İç çamaşırları fakir makûmlara dağıtılacaktı. Yıllar önce elli liraya aldığı daktilosu da yakın arkadaşlarından bir mahkûma verilecekti.

            Memleket seçim havasına girdiği için Aydın Hapishanesi’nde Nail Çakırhan’ın da gözü hep gazetelerde oluyordu. Partiler neler söylüyordu?.. Programlarında neler vardı?.. Ya af konusunda neler düşünüyorlardı?.. Elbette arkadaşı Nâzım Hikmet’in açlık grevini de merak ediyordu: Bu işin sonu nereye varacaktı?.. O günlerde bunları düşünürken 11 Nisan 1950 Salı günü Yeni Asır’da Mareşal Fevzi Çakmak’ın ölüm haberini gördü: “Mareşal Fevzi Çakmak ebediyete kavuştu”. Gazete siyah başlıkla çıkmış; uzun uzun Kurtuluş Savaşı kahramanı Fevzi Paşa’nın özelliklerini, hizmetlerini yazıyordu. “Eyvah!” diye derinden bir iç çekti Nail Çakırhan: “Mareşalin ölümü Nâzım’ın açlık grevini unutturacak... Bu arada af işi de suya düşebilir...”

            Nail Çakırhan elinde gazete koğuşa gitti. Doktor Şefik Hüsnü masaya oturmuş, kitap okuyordu. Hemen başını çevirip baktı, “Hayrola Nail, ” dedi, “ne yazıyor gazetede?..” Genç adam elindeki gazeteyi uzattı, “Mareşal ölmüş,” dedi. O sırada aklından neler geçirmişti Nail? “1938’de Harp Okulu Davası’nda mahkemelere baskı kurdu. Genelkurmay başkanı olduğu için her şeye karışıyordu. Aslında Nâzım’ın başını onun yüzünden yaktılar haksız yere...” Sonra da doktorun gözü alt başlığa kaymıştı: “Bu büyük ve şanlı askerin ölümü karşısında bütün millet ağlıyor”. Doktor da bu dava arkadaşına, “Bizler de öyle değil miyiz?” dedi, “Türk Ceza Kanunu’ndaki 141 ve 142. maddeler nereden çıktı?.. Düşünce ve ifade hürriyetini böyle baskı altına alan bu maddeler kimin yüzünden başımıza bela oldu? İşte bunların sebebi bu mareşaldır...” İkisi de çok dertlilerdi: “İyi ki,” diye kaygılarını dile getirmişlerdi: “İsmet Paşa, İkinci Dünya Savaşı’nda Mareşal Fevzi Paşa’nın sözüne aldanmadı. Yoksa Hitler’in kuyruğuna takılıp Almanya’nın yanında hiç yoktan savaşta kırılacaktı insanlarımız. İşte biz asıl o zaman yanacaktık... Daha doğrusu, memleket yanacaktı...”

            İki gün siyah başlıklarla çıktı gazeteler. O günlerde hep mareşalin ölümüne yer vermişlerdi. Sonra yeniden seçimlere dönüp parti liderlerinin peşinde koşmaya başlamışlardı. Nail Çakırhan da Aydın Hapishanesi’nde gazetelerden izliyordu seçim kampanyalarını. Cumhuriyet’te Ferdi Öner imzalı bir haber ilişti gözüne: “Muğlada Demokrat adaylar büyük tezahürle karşılanıyor”. Memleketiyle ilgili bu seçim haberini merakla okumaya koyuldu: “946 seçimlerinde dördü D.P. den, biri de C.H.P. den olmak üzere beş milletvekili çıkaran Muğla, bu defa Meclise altı mebus gönderecektir. Geçen devre seçim üstünlüğünü sağlayan Demokratlar, bu sefer de listelerinin eksiksiz olarak kazanacağından emindirler...” 

            Böyle her yanı sarmıştı seçim heyecanı. Genç adam ise hapiste de olsa gelişmelere kulak veriyordu: “Muğlalılar yeni adaylarına sonsuz bir sempati gösteriyorlar. Nitekim dün İzmir yoluyla gelen bir milletvekili adayını D.P. liler görülmemiş bir tezahüratla karşıladılar. Otomobil ve otobüsleri doldurup taşıran kadınlı erkekli Demokratlar, Yatağan ilçesinden itibaren yollara dökülmüşlerdir.”

            O sırada Nail Çakırhan’ın aklına arkadaşı Eczacı Ethem Serim gelmişti. Yıllardır politikanın içinde olan bu arkadaşı CHP listesinde yer alıyordu. Peki, seçim çalışmaları iktidar partisinde nasıl gidiyordu? Gazeteci, bu partiden de şöyle söz ediyordu: “İktidar partisi adayları da başta Şükrü Kaya olduğu halde ilçe ilçe, köy köy dolaşıyorlar. 946 seçiminde Muğlada mağlup olan C.H.P. liler, evvelki yeniltilerinin acısını çıkarmak için 14 Mayısta bir revanş maçına hazırlanıyorlar. Bu defa takımlarını Şükrü Kaya gibi tecrübeli bir elemanla takviye etmişlerdir.” 

            Sonunda uzun bir yarıştan sonra seçim günü gelip çatmıştı. 14 Mayıs 1950 Pazar günü sekiz milyon seçmen sandık başına gitti. O akşam Nail Çakırhan da Aydın Hapishanesi’nde, seçim sonuçlarını öğrenmek için kulağını radyoya vermişti. Ne yazık ki pek de bir şey  öğrenemedi. Ertesi gün Cumhuriyet’in ikinci baskısında şu başlığı gördü: “Demokrat Partinin yurdun birçok illerinde seçimi kazandığı anlaşıldı”. 16 Mayıs Salı günü de Yeni Asır gazetesi, tepede çerçeve içinde kocaman bir başlık atmıştı:          

            “DEMOKRASİNİN ZAFER MÜJDESİ

            YENİ BİR İKTİDAR GÜNEŞİ DOĞUYOR!..”

            CHP’nin yayın organı Ulus gazetesi ise 17 Mayıs günü, Newyork Times gazetesinin başyazısını manşete taşımıştı: “Memleketine demokrasi yolunda en ileri adımı İnönü attırmıştır”.  Böylece Millî Mücadele’nin Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa, kendi kurduğu çok partili rejimde iktidar koltuğunu yitirmişti. İsmet Paşa bu duruma pek üzülmedi, seçim sonuçlarını doğal karşıladı. Çünkü bu memlekette demokrasiyi yerleştirmek kolay değildi. Öyle ki kampanya sırasında, “ Seçimin,” demişti bir gazeteciye,  neticesi ne olursa olsun, kazanan ben olacağım. Kazansak da kaybetsek de zafer benim...”

            Aydın Hapishanesi’nde yatan genç adam ise Muğla seçim sonuçlarını merak ediyordu. Bunu günler sonra öğrenebilmişti: Demokrat Parti, oyların yüzde elli beşini alarak altı milletvekilinin hepsini kendi listesine yazdırmıştı. Halk Partisi ise oyların yüzde kırk beşini almıştı ama hiç milletvekili çıkaramamıştı. Nail Çakırhan’ın memleketinde millî irade, seçim sisteminin tuhaflığı yüzünden işte böyle belirmişti.  Yani bir parti, on bin oy farkıyla bu kentte bütün milletvekillerini silip süpürmüştü...

            Büyük Millet Meclisi, 22 Mayıs Pazartesi günü toplandığında, Celâl Bayar cumhurbaşkanı seçildi. Devletin üçüncü Cumhurbaşkanı Bayar salona girdiğinde DP’den kimse ayağa kalkmadı. Kendi seçtikleri cumhurbaşkanını oturdukları yerden alkışlamışlardı. Çünkü İnönü 1946’da cumhurbaşkanı seçildiğinde Demokrat Parti milletvekilleri, “Meclis, kimsenin önünde ayağa kalkmaz.” diye sıralarında oturmuşlardı. Şimdi de o ilkelerini sürdürüyorlardı. Bu tarihî toplantıda Cumhuriyet Halk Partililer ise ayağa kalkmışlar ama alkışlamamışlardı.

            Yeni hükümet kurulur kurulmaz af konusu yeniden gündeme geldi. Haziran ayının ilk günlerinde şöyle bir umut ışığı göründü demir parmaklıklar arkasında yatan insanlara: “Yeni af kanunu bu ay içinde çıkacak”. Haberi okuyunca Nail Çakırhan koğuştaki siyasilere, “Arkadaşlar,” dedi, “Bu sefer bu iş olacak gibi görünüyor. Seçim geçti, iktidar da değişti. Mebusların elini kolunu bağlayan bir engel kalmadı artık...” Bu haber üzerine Aydın Hapishanesi’nde yatanlar özgürlüğe kavuşacakları günü hayal etmeye başlamışlardı.

            Başbakan Menderes ise ilk iş olarak Arapça ezana el attı. Yeni Asır gazetesinde 16 Haziran 1950 Cuma günü manşette şöyle bir haber yer aldı: “Arapça ezan okuma yasağı kaldırılıyor”. Alt başlıkta ise şöyle yazıyordu: “Hükümet teklifi bugün Mecliste görüşülecek”. Bir alt başlık daha vardı: “Muhalefet tenkitlerinde ileri gitmekten çekiniyor”. Bu haberi Cumhuriyet gazetesi de şöyle verdi: “Ezan tasarısı bugün Mecliste görüşülecek”. Alt başlıkta ne yazıyordu? “C.H.P. teşebbüsü prensip ve kültür bakımından tenkit ederek siyasi bir mesele yapmıyacak”.

            O gün bu tasarı ivedilik önergesiyle ele alınıp kamutayda görüşülmüş, tartışma yaratmadan yasalaşmıştı. 17 Haziran Cumartesi günü Yeni Asır bu haberi şöyle verdi: “Arapça ezan bugünden itibaren serbest”. Nail Çakırhan alt başlığa da göz attı: “Ezan işi konuşulurken Mecliste gürültüler ve alkışlar birbirine karıştı”. Ardından bir alt başlık daha çarptı gözüne: “Halk Partililer rotalarını birden değiştirdiler ve politika münakaşası açmayacaklarını söylediler”. Cumhuriyet gazetesi de büyük bir başlıkla verdi haberi: “Meclis, Arabca Ezan Yasağını Kaldırdı”. Alt başlığa da şunu koymuştu gazete: “C. H. P. milletvekilleri de kanunu tasvip ve kabul etti”. Bir alt başlık daha vardı: “Alkışlara, sıra kapaklarının çıkardığı gürültüler de karıştı, Demokratlar kendi milletvekillerinden hatipleri zaman zaman susturmaya kalktılar”. Bu önemli haberi Ulus gazetesi de manşete taşımıştı: “Arapça ezan okuma yasağı kaldırıldı”. Altta çerçeve içinde de şu yazıyordu: “Sözcü, millî şuurun bu konuyu kendiliğinden halledeceğine güvenerek Arapça ezan meselesinin ceza konusu olmaktan çıkarılmasına C.H. P. nin aleytar olmıyacağını söyledi”.

            Daha sonra gazetelere bomba gibi şöyle bir haber düştü: “Af kanunu bu ayın sonunda çıkıyor”. Bu arada yılan hikâyesine dönen af yasası Doktor Şefik Hüsnü’nün ise canını sıkıyordu. Böyle zamanlarda kâğıt kaleme sarılıp karısı Leokadya’ya mektup yazarak avutuyordu kendini. 22 Haziran günü mektubunda,  “Biriciğim,” diye yazdı karısına: “Bu yılın sıcaklarına nasıl dayanabiliyorsunuz? Burada bahçemizin havasında insan nefes alamıyor. Ben zamanımı yatakhanemizde, çift katlı ranzamızdaki yatağın gölgeliğine tüneyerek geçirmeyi tercih ediyorum. Dışarıya ancak güneş bahçemizden tamamen çekildikten sonra çıkıyorum. Gecenin ilk yarısında hava boğucu olmaya devam ediyor. Ama gece yarısından sonra serinlemeye başlıyor...” Aslında Doktor Şefik Hüsnü’nun bir derdi yoktu ki!.. 1915 doğumlu bir çocuğu vardı: Meryem. Biricik kızı İkinci Dünya Savaşı’nda Varşova’da Nazi Almanyası’nın işgaline karşı direnişte öldürülmüştü. Bu acısı yetmezmiş gibi, bir de altmış üç yaşında cezaevlerinde sürünüyordu. Üstelik sürgün olmak ağırına gittiği için bazan umutsuzluğa düşüyordu: “Kendimi bu amaçsız kışla hayatında yaşamaya gitgide daha katlanamaz hissettiğime  inanamazsın. Senin hiç hoşlanmadığın evde bile olsa, sana kavuşma hasretim her gün daha yoğun hale geliyor. Ne var ki bu mutlu günün yaklaştığını hissedebilmem bana çok uzak. Seni sımsıcak kucaklıyorum...”

             Nail Çakırhan’ın bir süredir gözü gazetelerde, kulağı radyoda Meclis saatindeydi.  Af tasarısı ne oluyordu?.. Yeni hükümet de pek üstüne düşmüyordu bu işin. Kırk yaşındaki adamın aklı ise Kadirli’de, Halet’teydi. Hep sürüncemede kalan af yasası yüzünden mektup yazamıyordu karısına. Sonunda 10 Temmuz Pazartesi günü kâğıt kaleme gitti eli.  “Canım Haletçiğim,” dedi, “Sana ne zamandır uzun uzun, tatlı tatılı bir şeyler yazayım diyorum hep, ama bir türlü olmuyor!.. Hele şu af işi bir yola girsin de yazarım derken günler geçip gidiyor. Mahpushanenin ağzını bıçak açmıyor. Ha bugün ha yarın!.. Millet neredeyse aklını kaybedecek. Kime sorsan, ‘Offf!’ diyor da başka bir şey demiyor. ‘Ne olacaksa olsun gayri! Sonu ölüm de olsa eyvallah! Tek şu bekleme bitsin!..’ diyorlar. Bir çeşit azap, işkence bu!.. Böyle zamanlarda mahpuslar yaşıyor mu, ölü mü âdeta fark edilmiyor...”

            Arkeolog Halet Hoca ise Karatepe’de kazı işleriyle uğraştığı için dağ başında nereden görecekti gazete yüzü? Radyo da yoktu. Önemli haberleri ancak Nail’in  mektubundan öğrenebiliyordu: “Af kanunu bir hafta evvel Bakanlar Kurulu’ndan çıkarak Meclise gelebildi hele şükür... Bu şartlar içinde benim fikrim, bu sefer galiba çıkıyorum...” Bu kez iyice umutlanmıştı: “Haydi şimdilik bu kadarlık!.. Arkasını inşallah dışarıdan yazarım artık. Hatta belki de daha önce sen bu mektubu henüz almadan bile çıktığımı bildiren telgrafı almış olursun.” Daha önceleri hep düş kırıklığına uğradığı için biraz da kuşku vardı içinde: “Cumartesi gününe kadar böyle bir telgraf gelmezse, bil ki içerideyim... Gözlerinden her zamankinden fazla bir hasretle öperim...”

            Sonunda o gün gelip çatmıştı. 14 Temmuz 1950 Cuma günü Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandı. Sabahki ilk oturumda, af yasa tasarısı için önce “ivedilik önergesi”, ardından da “yeğlik önergesi” verilmişti. Bu önergeler hiç tartışılmadan oybirliğiyle kabul edildi. Bunun üzerine Adalet Bakanı Halil Özyörük, kafalardaki kuşkuları gidermek için söz aldı: “Arkadaşlar,” dedi, “devletin varlığına ve emniyetine karşı işlenen suçlar affedilmiyor.” Daha sonra da af dışında tutulan suçları belirtti: 8488 kişi adam öldürmekten, 1239 kişi ırza geçmekten, 103 kişi komünistlikten, 88 kişi de casusluktan yatıyordu. 

            Demokrat Parti (DP) Ankara Milletvekili Ömer Bilen, “Komünistlik dışında bütün suçların hastalığı sosyal hayattan ileri gelmektedir.” dedi. Ankara’nın bu tanınmış vaizi,   şöyle sürdürdü konuşmasını: “Peygamberimiz, hadislerinde sana kötülük edenleri bağışla diye buyurmaktadır. O sebeble komünistlik dışındaki bütün suçları affetmek büyük bir iyilik olacaktır.”

            DP Tekirdağ Milletvekili Şevket Mocan da, “Arkadaşlar,” diye heyecanla atıldı: “Memleketimizde komünistler büyük teşkilatlar kurmuşlardır. İstanbul’da zaman zaman çıkıp batan on üç gazeteye sahiptirler. Hatta her partiye adam sokmuşlardır. Oralarda anarşi çıkararak partileri zayıf düşürmek istiyorlar...” Tekirdağ milletvekilinin sözleri büyük gürültü kopardı. Bütün milletvekilleri karşı çıktı: “Muhterem milletvekili ağır suçlamalarda bulunuyor. Partilerimizde komünistler yoktur. Bu suçlamaları kesinlikle reddediyoruz.”

            Af tasarısı  üzerinde Ulaştırma Bakanı Tevfik İleri de konuştu. “Bu memlekette,” dedi, “ tertemiz yüz binlerce milliyetçi Türk genci gözünü dört açmış, aman Nâzım Hikmet’i affetmeyin diye yalvarmıyor mu?..” O sırada büyük bir alkış koptu, Kamutay sanki alkıştan yıkılacaktı. Tevfik İleri, alkışlar arasında sözünü şöyle sürdürdü: “Her suçluyu affedelim ama bu adamı affettiğimiz gün bu gençlerin kalplerini kıracağız, yüreklerini sızlatacağız...”

            Bu arada Adalet Komisyonu sözcüsü Balıkesir Milletvekili Müfit Erkuyumcu da söz aldı. “Muhterem arkadaşlar,” dedi, “komünizm sosyal bir felakettir. Memleketimiz için en büyük tehlikedir. Bu hastalığa yakalananları affetmek mikrobun yayılmasına yol açar...” Komisyon sözcüsü, milletvekillerini yatıştırmak, rahatlatmak istiyordu: “Merak etmeyin arkadaşlar!.. Komünistlik suçları af kapsamı dışında bırakılmıştır, endişe duymanıza gerek yoktur...”

            Demokrat Parti Seyhan Milletvekili Remzi Oğuz Arık da konuştu af tasarısı üstüne.   “Arkadaşlar, bir üniversite hocası sıfatıyla arz ediyorum!..” diye başladı sözüne: “Bu memlekette komünizmi biz sadece bir polis meselesi olarak ele aldık. Bu itibarla da bu meseleyi hücrelere tıkmak suretiyle halletmenin mümkün olduğunu zannettik. Bu memleketin çocuklarının ve her gencin bir devri vardır. Bu devri hepimiz geçirdik. Bu, platonik bir devirdir. Biz onlara ne verdik ki bu çocukları itham ediyoruz?..” O sırada homurdanmalar başlayınca Remzi Oğuz Arık, “Benim gibi iki sene faşistlikle itham altında takip edilmiş bir arkadaşınızı lütfen dinleyiniz.” dedi milletvekillerine: “Ben burada Nâzım Hikmet’i savunmuyorum. Ben onun vatanperver olduğu fikrine iştirak etmiyorum. Bu arada ötekilere haksızlık yapmayalım, çocuklarımızı yalnız polisle komünistlik elinden kurtarmaya imkan yoktur...”

            Bu işin dönüşü yok gibi görünüyordu artık. O gün Kamutayda çok şiddetli, çok heyecanlı tartışmalar oldu. Bütün kıyamet ise yüz üç kişi üzerinde koptu. Bu arada kürsüye çıkan her milletvekili, hep Nâzım Hikmet’i topa tutuyordu. Saat yirmi ikide başlayan oturumdaki  tartışmalardan sonra komünistlik suçları af kapsamı dışında kalmıştı. Yalnız tasarıda üçte bir olarak kabul edilen ceza indirimi üçte iki olarak değiştirilmişti. Böylece hükümet kendini savunacak bir yol bulmuştu: “Biz,” diyecekti, “onları af kapsamı dışında bıraktık. Onlar ceza indiriminden yararlandılar.”

            O gün Nail Çakırhan ölüp ölüp dirilmişti. O gün yaşadıklarını belki de ömür boyu unutamayacaktı. 20 Temmuz 1950 günü kâğıt kalemi aldı, “Caaaanım Bebeğim,” diye bir mektup yazdı karısına: “Neredeyse işte ben çıkalı beş gün oluyor. İstanbul’a pazartesi geldim. Cumartesi sabah af resmen ilan olundu. Bir gün evvel, yani cuma günü ne heyecanlar geçirdik, hiç sorma... Gözümü kırpmadım o gece: Ne hayaller kurdum kendi kendime. Uyanık rüyalar gördüm hep. Seni doya doya kucakladım, kana kana öpüp okşayabildim mi?.. Zaten arkadaşlara söyledim durdum ya!.. O gün içimde, ilk defa diyebilirim,  âdeta bir inanç vardı nedense: Çıkıyorum bu sefer!..”

            Arkeolog Halet Hoca, bu haberi Kadirli Karatepe’de kocasının mektubundan öğrenmişti: “Savcı beni çağırdı, ‘Eh, haydi geçmiş olsun!’ demez mi? Şaşırdım. ‘Ama’ dedim, ‘Gazeteler öyle yazmıyor. Kanun cidden çıktı mı ki...’ dedim hayretle. ‘Evet çıktı.’ dedi. ‘Emir bekliyorum.’ Artık inanmamak elde değildi, teşekkür ettim. Sonra koşa koşa gidip yatakları bağladım, başladım kapıyı gözlemeye. Öğle oldu, ses yok; akşam oldu, yine ses seda çıkmıyor... Savcı da inat edip gitmiyor. ‘Eh, belki emir gecikmiştir, savcı hapishanede beklediğine göre, gelir elbet. Herhâlde  geceyi bekliyorlardır. Habersiz, gürültüsüz, patırtısız çıkaracaklardır..’ diye teselli oluyorduk.  Akşam dokuzda savcı gitti. Tabii o zaman da bizde şafak attı... Bir saati iple çektik. Herhalde onda Meclis saatinde söyler gibilerden kendimizi avuttuk yine de.  Fakat radyoda her şeylerden bahsetti de aftan kelime yok. Gel de patlama!.. Hırsımdan  dudaklarım şişti o gün inanır mısın? Gece inat edip yatakları çözmedim ben; ne olursa olsun dedim, tahtada yattım. Cumartesi kazık gibi kaskatı uyandım erkenden. Saat on bire doğru savcı sökün etti karşıdan. Bir uğultudur koptu mahpushanede. Savcı kapıda... Sesler kesildi bıçak gibi. Sanki bir saniye içinde taş kesildi mahpushane. Artık mesele yok. Çıkıyoruz!..”

            15 Temmuz Cumartesi günü Aydın Hapishanesi ana baba gününe dönmüştü. Herkes sevinç çığlıkları atmış, sevinç gözyaşları dökmüştü. Sevinçten herkes birbirine sarılmış,  “Geçmiş olsun!..” demişti. O sahneyi hiç unutamıyordu Nail Çakırhan: “Kapıdan dışarı ayağımı ilk ben attım.” diye yazdı karısına: “Arkadan da bizimkiler... Eşyalar kamyona, ver elini istasyon, İzmir, Bandırma... Uzatmayayım İstanbul... Hâlâ sersem gibiyim.”

            Şimdi kırkına girmiş bu adamı, Vaniköy’de oturduğu evinden sabaha karşı karısının gözü önünde polisler alıp götürmüştü. Dört yıl sonra evine döndüğünde çok duygulandı. “Gelelim asıl işe...” diye yazdı bu uzun mektubunda: “Benim işle Vedat meşgul olacak. Onunla pasaport işini ciddi şekilde konuştuk. Ben işin püf noktalarını saydım, döktüm ortaya. Hatta karısı Jermen tepesine bindi adamın. Bütün umudum onda...”

            Böyle planlar kuruyordu. O gün bir de karısından mektup alınca sevinçten uçtu.  Sonra mektubu okurken sevinci sönüverdi: “Şu senin el kol uyuşukluğu dediğin şey yok mu beni korkutuyor, beni üzüyor...” Birdenbire  hayallerini, umutlarını unutup endişeye düştü: “Bak sana söylüyorum açıkça, benim için her şeyden mühim olan senin sağlık meselesidir. Sen iyi ol da geri tarafı bana vız geliyor. Onun için şimdi senden tek istediğim, mektubunda bahsettiğin tedavi planlarından fedakârlık yapmaya kalkma sakın. Beni hapisten çıkmamış gibi düşün... Mademki İtalya’da bir tedavi umudu kalmadı, hemen Almanya’ya git. Sonra Zürih’e gelirsin, kongrede bulunur, İngiltere’ye geçersin. Eğer tedavi bakımından Almanya da fos çıkarsa o zaman da İngiltere’yi denersin. Git güle güle, işlerini gör güzel güzel... Ben de seni burada özlemle beklerim, yollarını gözlerim canım bebeğim.”

            Hapisten yeni çıkmış adam sevincini unutmuştu. Aklında hep karısı vardı, otuz dört yaşında genç kadının hastalığı vardı:  “Düşünüyor, düşünüyorum da bir türlü kafam almıyor. İngiltere de bu derdine bir derman bulamazsa yere batsın tıp!..” Sonra da sıkı sıkı uyarıyordu karısını: “Seni ne derece özlediğimi biliyorum. Yalnız ben bir an evvel sana kavuşabileyim diye sağlığından fedakârlık yapmayı düşünme. İyileşmen için her ihtimali denemeden gelmeni istemiyorum. Sonra sağlığını kaybedersen kendimi hiç affetmem. Bu benim için bir cehennem azabı olur, buna dayanamam bak...”

            Dört yıl sonra özgürlüğüne kavuşan adam, daha çok yazmak istiyordu. Oysa saat gece yarısını çoktan geçmiş, dörde gelmişti. “Haydi şimdi yarına!..” diye kesti mektubunu: “Seni tüm sevebilme gücümle kucaklar, sarar, öperim bir tanem.”

            O günlerde Nâzım Hikmet ise Cerrahpaşa Hastanesi’nde yatıyordu. Karısı Münevver  başından hiç ayrılmıyordu. Avukat İrfan Emin de yanındaydı. Avukat Mehmet Ali Sebük de Ankara’dan gelmiş, 15 Temmuz günü bütün işlemleri yaptırıp doğru hastaneye koşmuştu. O gün öğleden sonra Nâzım Hikmet de salıverilmişti. Üçte iki indirimden yararlanmıştı. Yirmi sekiz yıllık cezasının yarısını yatmıştı zaten.

            Ertesi gün Millî Türk Talebe Birliği bu duruma tepki gösterdi. Yönetim Kurulu Suphi Baykam’ın başkanlığında toplanarak Nâzım Hikmet ve komünistlerin aftan yararlandırılmalarını bir bildiriyle kınadı: “Komünistler bugün bayram yapıyor. Nâzım Hikmet’in kurtarılması için kampanya açanlar, dergi ve gazete çıkaranlar zafer sarhoşluğu, milliyetçiler ise arzularını gerçekleştirememelerinin üzüntüsü içindedirler. Komünistlerin, dolayısıyla Nâzım Hikmet’in cezalarının üçte ikisinin affedilmesi zihinlerde türlü yorumlara yol açacaktır. Yirmi bin yüksek tahsil genci adına komünistlerin ve Nâzım Hikmet’in aftan yararlandırılmalarını büyük bir üzüntü ile karşılıyoruz.” MTTB Başkanı Baykam, Ulaştırma Bakanı Tefvik İleri’ye de şu telgrafı çekti: “Milliyetçi gençlik erkek çehrenizi minnetle selamlıyor. Bizlerin de sözümüzü dinletebildiğimiz günler elbette gelecektir.”

            Daha sonra bir genç gazetecinin “Nâzım’ı görmediniz mi?” sorusuna Nail Çakırhan, “Nâzım’ı nasıl görebilirim çıktıktan sonra?” diye şöyle karşılık vermişti: “Bana Kemal Tahir’in karısı geldi. Biz o vakit Vaniköy’de oturuyoruz. ‘Nâzım seni görmek istiyor.’ dedi. Çünkü o da partili... Sıdıka, ‘Seninle hem Kemal hem Nâzım konuşmak istiyor.’ dedi bana. ‘Olur ama’ dedim, ‘şimdi ben çıkarsam peşimde takip var. Ortalık biraz gevşesin, daha sonra...’ O sırada pasaport işiyle uğraşıyordum, polisin gözüne batmak istemedim. Sonra birdenbire ‘Hadi!’ dediler, ben de kalktım gittim...”

            Böyle nereye gitmişti?..

            Mîna Urgan’ın teyzesinin oğlu, bir yolunu bulup polisin peşini bırakmadığı bu adama bir pasaport çıkartmış, bir de uçak bileti ayarlamıştı. Böylece hapisten çıktıktan sonra Nail Çakırhan, bir hacı pasaportuyla Atina’da buldu kendini. Oradan ver elini Roma!.. Sonra Fransa’ya geçti, Paris’te bir yıl kaldı. Almanya’da kaldı, İsviçre’de kaldı... Avusturya’ya gitti, Hollanda’ya gitti, İngiltere’ye gitti... Böyle Avrupa’da bir buçuk yıl dolaşıp durdu.      

            Genç gazeteci onun derdini deşmişti. Hüzünlendi, gözleri yaşardı, dokunsalar belki çocuklar gibi ağlayacaktı. “Ben Avrupa’dan döndüğümde,” dedi, “Nâzım gitmişti. Görüşemedik. Bu hiç görmeden gidiş oldu...” Durdu, düşündü... Sonra şu söz döküldü ağzından: “Nâzım’la en son otuz sekizde görüşmüştük...”

 

BİTTİ

YAZARIN DİĞER YAZILARI
AYDIN HAPİSHANESİ haberi

AYDIN HAPİSHANESİ

AYDIN HAPİSHANESİ
AYDIN HAPİSHANESİ
BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ haberi

BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ

BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ
BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ
NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA haberi

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA
NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA
TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM haberi

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM
TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM
GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?.. haberi

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..
GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..