GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..

 

NECATİ YILDIRIM

necatiyildirim46 @gmail.com

 

 

            (Bu yazının şöyle bir öyküsü var: 27 Mart 2017’de elektronik posta adresimde  bir ileti gördüm. O iletide, “Sevgili Muzaffer İzgü ağabeyimiz, eşinin aramızdan ayrılmasından sonra kederli, kırgın ve keyifsiz günler geçiriyor. Şimdi onunla daha yakın durma ve dayanışma vaktidir diyerek bir armağan kitap hazırlamayı kararlaştırdık. Bu ortak emek ürünü çalışma için sizden iki dileğimiz var: Bu kolektif yapıtta yer almak üzere bir yazı kaleme almanızı diliyoruz. Yazınızı mayıs sonuna değin ulaştırırsanız seviniriz. İkinci dileğimiz de şu: Bu çalışmayı sevgili İzgü’ye duyurmadan tamamlayacağız. Bu bağlamda üçüncü kişilerle paylaşmamanızdır.  Şimdiden teşekkür ederiz. “

            İletinin altında da bu işi omuzlayanların adları: Ahmet Günbaş, Biray Üstüner, Mavisel Yener, Y. Bekir Yurdakul.

            Ağustos ayının ortalarında da Sevgili Bekir (Yurdakul)’den bu çalışmayla ilgili bilgilendirici bir ileti aldım: “Muzaffer İzgü için ‘İzgü’ye Armağan’ adıyla çalışmalarını yürüttüğümüz dosyamızın tasarımı Ankara’da Bilgi Yayınevinde sürüyor… Şu anda hastanede (pazartesi/14 Ağustosta kemoterapi sağaltımına başlanacak) olan sevgili Muzaffer İzgü’nün kitabı için Biray Hanım yayın sürecini olabildiğince hızlandırmaya gayret ediyor. Umutla, esenlikle…”

            İşte “Güler misin, Ağlar mısın Muzaffer Abi?..” başlıklı bu yazıyı, o zaman  bir umutla, bir heyecanla yazmıştım. Ya şimdi?.. Şimdiyse elim varmıyor, hüzünle yazıyorum: Muzaffer İzgü öldü!..  Evet, duyunca inanamadım… Neden inanamadım? Mayısta TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nda, Bilgi Yayınevi standında her gün başını kaldırmadan genç okurlarına kitaplarını imzalamıştı Muzaffer İzgü. Birkaç kare fotoğrafını çekebilmek için çok uğraşmıştım.  

            Şimdi sormadan edemiyorum:  Böyle birdenbire neden çekip gittin Muzaffer abi?.. “Muzaffer İzgü’yle Gülümsemek” kitabını görebilseydin kim bilir nasıl sevinecektin!.. Bizleri üzüntüye boğdun Muzaffer abi!.. Yazınımız, çocuk yazınımız, öksüz kaldı. Seni çok özleyeceğiz, çok arayacağız Muzaffer abi…)

 

            Muzaffer İzgü’yle yollarımız nerede kesişti?..

            Şöyle bir belleğimi yoklayınca yıllar beni 1968’e götürüyor. Şair Attila İlhan’ın genel yayın yönetmeni olduğu Demokrat İzmir gazetesi düşüyor aklıma. Gazeteyi aldığınızda ikinci sayfada, sağ köşede “GÜLER MİSİN? AĞLAR MISIN?” başlığı altında bir sütun göze çarpıyordu. Burada kısa fıkralar çıkıyordu. Gazetedeki bazı günlük haberleri daha farklı bir gözle okuyorduk. Kimi gülümsetiyor, kimi düşündürüyordu bu fıkraların. O yıllarda Muğla’dan çıkıp da yolum İzmir’e düşerse doğru Demokrat İzmir’e giderdim. Yine bir gün yolum İzmir’e düştüğünde, gazetede Attila abiyle konuşurken ondan öğrenmiştim bu imzasız fıkraların yazarını: Muzaffer İzgü.

            Kimdi Muzaffer İzgü? Aydın’da Gazipaşa Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni...

            O yıllarda ben de Demokrat İzmir gazetesinde yazılar yazıyordum. O nedenle Muzaffer abiyle yollarımız gazetenin aynı sayfasında kesişiyordu. Unutmuyorum. O zamanlar bir ara Yüz Yirmi Sokak adlı ilk şiir kitabımı imzalayıp göndermiştim ona. Sonra bir gün postadan mektubu geldi. “Can Dost Necati,” diyordu mektubunda Muzaffer İzgü: “Kitabını bir solukta okudum. Kutlarım. Çok beğendim. Yüreğine sağlık...”

            Derken bir gün Demokrat İzmir’in üçüncü sayfasında üstte, tam ortada, bir haber okudum: “Muğla müftüsü, halkın paralarıyla kendine bir özel otomobil aldı”. Altında da başka bir haber: “İzmir’in 300 köyünde su, 28’ inde de okul yok...”

            İşte bu haber Muzaffer İzgü’nün gözünden kaçmamış. “MUĞLA MÜFTÜSÜ” başlıklı fıkrasını patlattı köşesinde: “İki haber hem de alt alta: Muğla müftüsü halkın parasıyla kendisine bir özel oto aldı. İzmir’in 300 köyünde su yok, 28’ inde okul yok. Varsın olmasın, ufak bir ilimizin müftüsünün özel otosu var ya biz ona bakalım.”

            Bu müftü hazretleri Ula Ortaokulu’nda haftada bir gün din dersine geliyordu. Ben de o okulda öğretmendim... On beş günde bir duvar gazetesi çıkarıyorduk. Bu fıkrayı da kesip koymuştuk gazeteye. Haberi hemen okul müdürüne uçurmuşlar. Duvar gazetesini görünce müdür beyin tepesi atıyor: Gazeteden o haberi çıkartıyor. Ardından da beni çağırıyor. Bir telaş, bir korku içinde soruyor: “Nedir bu Necati Bey?.. Olur mu böyle şey?.. Neden koydunuz bunu?.. Müftü bey bizim okulda derse geliyor... Onu öğrencilerin karşısında küçük düşürmez mi bu haber?..” Aramızda başlıyor bir tartışma: “Müdür bey,” diyorum, “Adam böyle yollara girmişse, bu fıkrayı gazeteye koymak suç mudur yani?.. Onun yaptığı suç olmuyor da bu haberi duvar gazetesine koymak mı suç oluyor?..”  Doğrusu, hiç umrumda değildi; vız gelir tırıs giderdi!.. Zaten Alaşehir’den Ula’ya sürgün olmuştum, oradan da başka bir yere sürseler ne çıkardı?.. Çünkü o zamanlar gelecek güzel günler için kavga veriyorduk. O sırada Ahmet Arif’in şiiri düştü aklıma: “Bunlar, / Engerekler ve çıyanlardır, / Bunlar, / Aşımıza ekmeğimize / Göz koyanlardır, / Tanı bunları, / Tanı da büyü...”

 

            O sıralarda Adalet Partisi’nde Süleyman Demirel’le Celal Bayar arasında bir sürtüşme vardı. 27 Mayıs’ta boynunu ipten kurtarmış Bayar siyasi yasaklıydı. Eski kurt politikacı, yasaklı olsa da partiyi ele geçirmek için plan kuruyordu. Genç politikacı Demirel ise ipleri kimsenin eline vermek istemiyordu. Böyle bir kavga sürüp gidiyordu iki politikacı arasında. Bu anlaşmazlığı Muzaffer İzgü, Demokrat İzmir gazetesindeki köşesine şöyle taşımıştı: “Demirel, Bayar’a isteklerini sormuş... A iki gözüm, ne ister Bayar? Siyasi suçların affı, bilmem ne ilinden milletvekili, en azından da bir bakanlık.”

            O zamanlar ben de bu fıkrayı okulun duvar gazetesine koymuştum nedense. Muzaffer İzgü’nün fıkrası dert açtı başıma. Yeni Asır gazetesinde, “Okuldaki duvar gazetesinde siyaset...” başlıklı bir haber yer aldı: “Muğla iline bağlı Ula ilçesindeki ortaokulda bir duvar gazetesi yayınlanır, öğrenciler faydalanır bundan. Ama son zamanlarda bu okul gazetesinin, işi politikaya döktüğü görülmektedir. O kadar ki açık açık bazı politika adamları yerilmekte, bazıları da övülmektedir. Okul idaresinin bir kere daha ilgisini çekeriz. İMZA MAHFUZ”.

            Bu haberi okuyunca çok tedirgin olmuştu okul müdürümüz. Uykuları kaçmıştı. Hemen beni çağırdı. Sesi titriyordu. Yüzü kireç gibi olmuştu. Yüreğine su serpmeye çalıştım: “Korkmayın müdür bey,” dedim, “Yanarsa benim başım yanar... Size hiçbir şey olmaz... Hiç merak etmeyin, siz yine koltuğunuzda oturursunuz...”

            O yıllarda Muzaffer İzgü’yle yollarımız zaman zaman Demokrat İzmir gazetesinde kesişiyordu. İkinci sayfada, “düşünce alanı” başlığı altında dört sütuna yayılmış bir alan vardı. Orada değişik yazarların yazıları yer alırdı. O sayfada ben de “Öğretmenlerin Bitmeyen Savaşı” başlıklı bir yazı yazdım. Böylece aynı sayfada buluştuk. O gün bu gülmece yazarımızın “YAKA BIRAKMAK” başlıklı şöyle bir fıkrası vardı: “Milliyetçi Öğretmenler Federasyonu Başkanı dün bir heyetle cumhurbaşkanını ziyaret etmiş ve bir muhtıra vermiştir: ‘Politikacılar öğretmenlerin yakasını bırakmalıdır...’ Ah, bir de siz bıraksanız yok mu ya, galiba böylesi daha iyi olacak.”

            Sonra gazetenin aynı sayfasında yine buluştuk. Benim “Kubilay Yolu” başlıklı uzunca bir yazımın yanında Muzaffer İzgü’nün de imzasız olarak “DÖVİZ BIRAKMAMIŞ” adlı bir fıkrası yer almıştı: “Johnson’un kızı Lynda, Kapalıçarşı’yı dolaşmış, bir kuruş döviz bırakmamış... Ee, babası tembih etmiştir: ‘Biz onlara gereken döviz yardımını yapıyoruz, sen yapmasan da olur.”

            O yıllarda Muzaffer İzgü, bir yandan da Aydın’da “Hür Aydın” adlı yerel bir gazetede gülmece türünde yazılar yazıyordu. Elbette bu yazılar onun hızını kesmiyordu. İzgü’nün gözü İstanbul’da, Yusuf Ziya Ortaç’ın çıkardığı haftalık Akbaba dergisindeydi. İşte yetmişlerde de Akbaba dergisinde yazmaya başladı. Evet, o yıllarda bir ara ben de usuldan görünüp geçtim Akbaba sayfalarından. Nasıl olmuştu bu iş? Bir duyuru okumuştum: Gülmece türünde özgün, kısa fıkralar yazmaya çağırıyorlardı okurları. Beğenilenler yayımlanacak; karşılığında da yazarları bir aylık, yani dört sayı parasız abonelik kazanacaktı. Bunun üzerine ben de ayda bir yazıp gönderiyordum. Yayımlanıyordu. Muzaffer İzgü’yle yolumuz bir de Akbaba’da kesişmişti böylece.

            Muzaffer İzgü gülmece türünde yazı yazmak için gelmişti sanki dünyaya. Erika marka daktilosu hep arabasında dururdu. Aydın’dan çıkışta, İzmir yolu üzerinde bir köy vardı; ıssız, dingin bir yerdi orası. Vosvosuna atladığı gibi soluğu orada alırdı çoğu zaman. Yanında da bir benzinlikle bir kır kahvesi vardı. Muzaffer İzgü, orada arabasını bir kıyıya çeker, daktilosunun başına oturur, durmadan yazılar yazardı. Bu yazılar bazan bir öykü, bazan da bir radyo oyunu olurdu. Hatta o köye kışın bile gidip arabanın içinde yazmayı sürdürürdü. Öğretmen arkadaşı Turgut Dereli onu ne zaman arasa hep orada bulurdu. “Muzaffer abi,” derdi, “Yorulmadın mı?.. Gel bir çay içelim. Biraz mola ver...” Muzaffer İzgü ise eski model daktilonun başından kalkmaz, şakır şukur tuşlara vura vura boyuna yazardı. Öyle çalışkan mı çalışkan, üretken mi üretkendi.  

            Muğlalı Turgut Dereli, “Muzaffer abiyle ayrılmaz ikili gibiydik.” diye anlatıyor: “Aydın’da aynı okulda öğretmendik. İkimiz de Hür Aydın gazetesinde köşe yazarıydık. Kuşadası’nda yazlıkta da yıllarca altlı üstlü birlikte oturduk...” İki arkadaşın yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş. “1969’da,” diyor Turgut Dereli, “Çeşmealtı’nda TÖS’ün, yani Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın çadır kampına gitmiştik... O zamanlar Gazenfer Özcan’a bir oyun yazıyordu. Biz denize girerdik, çene çalardık; Muzaffer abi ise o sıcaklarda oturup oyun yazardı. Karasinekten de durulmuyordu çadırda. ‘Abi nasıl yazıyorsun?” diye sorardık. O sırada bir de bakardık, karpuz dilimini kesmiş, yanında bir yere koymuş...” Karpuz dilimlerine toplanmış sineklere bakıp gülüyormuş Muzaffer İzgü: “Vallahi sinekler beni beğenmiyor. Bak hepsi de karpuz dilimlerine gidiyor... Böylece ben de rahatça yazımı yazıyorum işte... Yoksa nasıl yazabilirim?..”

            Oğlum, ortaokuldayken yazın  gece yarılarına dek balkonda kitap okurdu. Yine bir gün kitap okurken gülmekten yerlere yatıyordu. Merak ettim, sordum: “Hayrola, ne var?.. Neden gülüyorsun böyle?.. Komşular rahatsız olur, biraz dikkat et!..” Bir de baktım, elinde Muzaffer İzgü’nün Ökkeş dizisinden bir kitap... Öyle ki kitaba kendini kaptırmış, gülmekten yanıt verememişti.

Evet, hangi çocuk merak etmez Yumurtadan Çıkan Öğretmen’i?.. Hangi çocuk elinden düşürebilir şu kitapları? Okula Giden Robot, Süpermen İstanbul’a Düştü, Çizmeli Osman, Hokus Pokus. Ya büyükler için yazdığı şu kitaplar da düşündürücü değil midir? Her Eve Bir Karakol, Demokrasimiz Kaç Para Eder, Dayak Birincisi, Çanak Çömlek Patladı, Donumdaki Para, Zıkkımın Kökü, Ortadireği Yıkan Ayı.

            Yıllar su gibi akıp giderken geldik günümüze. Ben şunu adım gibi biliyorum: Gülmece ustamız Muzaffer İzgü, sekseni yarılasa da daktilosunun başına oturup yine heyecanla yazmaktadır. Bu arada bir gün görürsem soracağım halktan hiç kopmamış yazarımıza: Şu memleketin durumuna güler misin, ağlar mısın Muzaffer abi?..

 

                                                                                                         

           

           

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI
AYDIN HAPİSHANESİ haberi

AYDIN HAPİSHANESİ

AYDIN HAPİSHANESİ
AYDIN HAPİSHANESİ
BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ haberi

BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ

BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ
BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ
NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA haberi

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA
NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA
TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM haberi

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM
TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM
GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?.. haberi

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..
GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..