NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA

 

NECATİ YILDIRIM

necatiyildirim46 @gmail.com

 

            Akyaka’da toprağa verilmişti. Çam ağaçlarının gölgesinde yatıyordu orada. Acılar, çileler, sevinçlerle dolu ömrü bitmişti. O yarattığı evler, oteller, tatil köyleri de bitecek miydi acaba?.. Hayattayken kendisi de görmüştü, sessiz sedasız başlattığı geleneksel mimarlık yörede kök salmıştı. Yakın dostları, yerel yönetimler, mimar odaları, hepsi de onun yolundan yürüyorlardı.

            Yaşamı boyunca hiçbir işini yarım bırakmak istemezdi. İlk kez bir düşü yarım kalmıştı belki de. Usta öykücü Oktay Akbal, bu durumu şöyle anlatır bir yazısında: “Doksanıncı yaşını kutlamıştık. Beş yıl sonra bir kutlama daha yapmak istedik. ‘Bekleyin, yüze geleyim.’ dedi. Gelemedi, çekti gitti. İstemeden gitti...” 

            Bu yarım kalan düşü, 2010 yılında TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi gerçeğe dönüştürdü. Uluslararası Ağa Han Mimarlık Ödülü sahibi Nail Çakırhan’ı doğumunun 100. yılında anmak için etkinlik düzenlediler. Etkinlikte bir sergiyle bir söyleşi yer aldı. Dönemin Mimarlar Odası Büyükkent Şube Başkanı Deniz İncedayı, serginin kendileri için bir kıvanç, bir gurur kaynağı olduğunu belirtti: “Bu etkinlik,” dedi, “doğumunun 100. yılında, onu anmanın, mimarlığını ve eserlerini paylaşmanın ötesine geçiyor. Sanatçı, düşünür, şair, kültür insanı Nail V. Çakırhan bugünün küresel yaşam düzeninin yoksun olduğu birçok beceriyi ve kaliteyi tasarım süreci anlayışında sergiliyor. Tasarımın süreç ve düşünce olarak bitmeyen bir araştırma olduğunu, yaşamla dinamik ilişkisini, dolayısıyla da insan ve toplumla kurduğu etkili bağları vurguluyor; süreç düşüncesi içinde ‘yerellik’ kavramını çok boyutlu olarak tartışıyor...”

            Etkinliğe katılanlar, böyle bir adamı ilk kez duyuyorlarmış gibi kulak kesilmişlerdi başkanı dinlemek için. Çünkü bir mimarın ağzından farklı şeyler duymak heyecanlandırmıştı onları. O yüzden bütün gözler kürsüde konuşan kadına çevrilmişti: “Mimari eserin bir yaşam çevresi olarak sadece kullanıcısıyla sınırlı olmadığı, toplumsal ilişkilerin ve kamusal hakların da kurucusu olduğu fikrini destekliyor. Nail V. Çakırhan’ın yaklaşımında ‘yerel’ olan, tek tek tasarım ögelerinden ibaret değil; malzemenin, iklimin ya da topoğrafyanın ötesinde insan ilişkilerinin, komşuluk bağlarının, düşünce biçimlerinin, geleneklerin özüne yöneliyor. Çakırhan, düşüncelerini mimarlığına, yapı sanatına, şiirlerine ve yazılarına katmakla yetinmiyor, her şeyden önce onları yaşam biçiminin merkezine yerleştiriyor...”

            Bu arada doğum gününde anılan Nail V. Çakırhan’ın sözleri çınlamıştı kulaklarda: “Bizdeki apartman kültürü Avrupa’daki en kötülerin kopyaları... Bunun hiçbir anlamı yok. Bu durumda bir yozlaşma ve yabancılaşma başlıyor. İnsanlar doğaya hasret kalıyorlar...” Yine kulaklarda çınlayan şu sözleri de toplantıya katılanları düşündürecekti: “Ben bunu önleyemem, param yok. Devletten de yardım görmüyorum. Ama benim yaptığım evler bir ölçüde önleme rolünü oynadı. Çünkü yavaş yavaş bu tip evlerde oturmak isteyen insanlar çıktı ortaya...”

            İnsanı büyüleyen ahşap kurgulu evlerle doğa buluşmuştu Akyaka’da. Beton yığınlarından oluşan çirkin bir yapılaşma göze çarpmıyordu orada. İşte Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi bu olağanüstü güzelliği yaratan mimarı anıyordu. Başkan Deniz İncedayı, “Şair, edebiyatçı, düşünce ve kültür insanı, bilge insan...” diye onun niteliklerini sayarken önde oturan bir kadınla göz göze gelmişti. Şimdi yüzüncü doğum günü kutlanan adamın yetmiş yıllık hayat arkadaşı, doksan dört yaşındaki Arkeolog Profesör Halet Çambel’di bu kadın. Halet Hoca, kocası için söylenen şu güzel sözleri duyduğunda çok duygulandı: “Nail Çakırhan’ın 100. yaşını kutlamamıza karşın o aslında yaşı olmayan bir insan, yaşı olmayan bir kişilik, evrende hep varmış ve hiç yok olmayacakmış gibi bir birikim, bir dünya. Onun yaşamı boyunca ürettikleri, düşünceleri, insan ve doğa sevgisi bugün hepimizin yaşamlarında yer alıyor, hepimizi yüceltiyor ve çoğaltıyor...”

            Başkan Deniz İncedayı, Nail Çakırhan’ı mimar gözüyle ele alıp yorumlamıştı. Böyle ustalıkla ince ince çizerek düşünsel bir portre çıkarmıştı sonunda. Ardından da “Geleneksel Mimarinin Şairi: Nail V. Çakırhan” başlıklı sergi açıldı. Yüz yıllık bir ömrün dökümü olan bu sergiyi ise mimar, yazar M. Melih Güneş büyük bir titizlikle hazırlamıştı. Sergide Nail Çakırhan’ın özel eşyaları, mektupları, yapı eskizleri sergilenmişti. Ayrıca Nâzım Hikmet, İlhan Selçuk, Attila İlhan, Can Yücel gibi dostlarının onun için yazdığı şiirler, yazılar yer alıyordu sergide.

            Yüzüncü yaşı kutlanan efsane mimarın yaşam öyküsü bütünüyle serilmişti gözler önüne. İzleyenleri duygulandırmış, düşündürmüş, derinden sarsmıştı. Onu ilk kez duymuş gibi şaşırmıştı insanlar. Serginin ardından yine Melih Güneş’in yönettiği bir söyleşi gerçekleştirildi. Bu söyleşiye mimar Oktay Ekinci, yazar Nursel Duruel, turizimci Hamdi Yücel Gürsoy katıldı. Bir de konuşmacılar arasında, sol kesimin iyi tanıdığı bir yüz daha vardı: Rasih Nuri İleri. Şair Cemal Süreya’nın deyişiyle Türk solunun ince polemikler adamı Rasih Nuri İleri, doksan yaşında kalkıp gelmişti eski dostunu anlatmak için.

            Söyleşinin sonunda Hamdi Bey, “Bakın, bir şey söyleyeyim mi?” diye içten bir çağrıda bulundu: “Nail Çakırhan’ı sevenleri ben Akyaka’ya davet ediyorum. Akyaka çok güzel bir yer, görmeyenler için söylüyorum, gerçekten geldiğiniz zaman çok seveceksiniz, hayran olacaksınız. Ekim ayında bu etkinliği Akyaka’da yapacağız. Nail Çakırhan’ı sevenleri bekliyorum ve hatta otelimde ağırlayıp para da almayacağım, samimi söylüyorum.”

            1910 yılında Ula’da Halise’den doğan Ali oğlu Nail Çakırhan’ın hayatı çok şey öğretiyordu insanlara. Çirkin Ali’nin oğlu, Akyaka’da bir maya çalmış, o maya da tutmuştu. Şimdi ölüm günlerinde düzenlenen etkinliklerle geleceğe taşınıyordu. Onu ilk gören ise yıllar önce İlhan Selçuk olmuştu: “Nail’in kıymetini bilmek için okumak yetmez,” diyordu bir yazısında: “gidip Akyaka’ya ya da Gökova’ya bakmak da yetmez, Türkiye’nin diğer kıyılarına bakmak gerekir. Eğer Türkiye’nin diğer kıyılarına ve Akyaka’ya birlikte bakmazsanız Nail’in kıymetini anlamazsınız...”

            Nail Çakırhan’ı anma etkinliklerine mimar, şair, yazar Cengiz Bektaş da katılıyordu. Yazılarında, konuşmalarında “Nail Ağabey” diye söz ediyordu mimarlığa damga vurmuş  adamdan. Üstelik dostlukları da çok eskilere dayanıyordu. Yıllar önce geleneksel mimarlık buluşturmuştu onları. Cengiz Bektaş, “Bugün mimarlık alanında yapılanlar insanın sağlığına, doğal kaynakların sürdürülebilirliğine uygun değil!” diye haykırışını yalnızca bu diplomasız mimara duyurabiliyordu: “Bunu bir önceki yapı yöntemlerimizle karşılaştırdığımızda daha iyi anlarız. Çağdaşımızı, kendi geleneğimizin çizgisinde aramalı, bulmalıyız demek istiyordun. Uyarıyordun mimarları... Yaptığın gerçek bir eleştiriydi her şeyden önce. Bugün de hâlâ çağdaş değiliz... Ona buna öykünerek hele hele geçmişimize öykünerek çağdaş olunabilir mi? Bunu sizin evde bir buluşmamızda bütün içtenliğimle söylediğimde, Halet Hanım’a dönüp ‘Cengiz haklı!’ demiştin. ”

            Kültürel yozluklar çok canını sıkıyordu Cengiz Bektaş’ın. Bu öfkesini Nail Çakırhan için yazdığı bir yazıda dile getirdi: “Senin gösterdiğin yolu, çağdaşlığın ne olması gerektiğini anlamadılar. Senin yaptığını eskiye özlem sandılar. Bu yolu, çağdaşlığımızı geriye götürmek isteyenler, bugün Osmanlı, Selçuklu biçimlerini aramaya dek götürdüler işi...”

            Mimar Cengiz Bektaş, bu güler yüzlü adamın çektiği eziyetleri, yaşadığı zorlukları çok iyi biliyordu. O yüzden halk yapı sanatının bu büyük ustasıyla aynı safta olmaktan onur duyuyordu. Gökova Körfezi’nin yamacında, Akyaka’da olağanüstü bir güzellik yaratmış adamın gömütü başında gözleri doluyordu: “Nail ağabey,” diye çığlık atıyordu: “bugün olana bitene aldırma!.. Rahat uyu!..”

            Nail Çakırhan’ı tiyatro sanatçısı Zeliha Berksoy da unutmuyordu. İki eli kızıl kanda bile olsa yollara düşüyordu. Anma etkinliklerinde usta yorumlarıyla Nail V. nin şiirlerinden, yazılarından seçtiklerini seslendiriyordu. Kimi zaman da bu diplomasız mimarın olağanüstü yaratıcılığını, o yaratıcılıktaki ustalığını dile getiriyordu: “Akyaka’daki evde kaldım ben, bütün o evlerin yapılışını da biliyorum. Gerçekten öyle bir duygu, öyle bir zevk, öyle bir incelik, öyle bir ruh, yani Nail’in bütün o artistik ruhu hepsine, en küçücük tahtasına kadar yansımıştır...” Ünlü tiyatrocu Zeliha Hoca, o evlerden birinde oturuyormuş gibi, öyle canlı betimliyordu: “Tavanda yapılan bütün o tahta oymalar, onların hepsi, o sütun başlıkları, o merdivenlerin, Ula’daki evin merdivenlerinin öyle yuvarlak, rahat inişi... Yani evin içinde bir sükûnet, bir rahatlık, bir hoşluk var. Evlerin hepsinde de insan içine girdiği zaman, kerevetlerde oturduğu zaman kendini böyle bambaşka bir yere, cennete gelmiş gibi hissettiği... Müthiş bir hatıra ve müthiş bir duygu orada yaşananlar...”

            İşte Nail Çakırhan böyle bir köy yaratmıştı Gökova Körfezi’nin yamacında! Yeryüzü altüst olmadığı sürece o köy, yani Akyaka orada kalacaktı. O sokaklarda, o evlerde bu efsane mimarın adı yaşayacaktı. Bu arada yolu Akyaka’ya düşen yazarlar, çizerler, gazeteciler  de onu anmadan geçemiyorlardı. Gazeteci Zeynep Oral, İzmir Amerikan Koleji’nden arkadaşı Ulalı Sumru (Akıncı) Noyan’nın peşine takılıp ‘Ver elini Gökova!’ dediğinde, Akyaka’nın mimari kimliğine hayran kalmıştı: “Tüm kıyılarımız hızla betonlaştı. Çirkin ve çarpık yapılanmanın rant hırsıyla hilkat garibesine dönüştü. Kıyı beldeleri kimlik ve tüm özelliklerini yitirdi. Yörelerin coğrafyasını, doğasını, topoğrafyasını hiçe sayarak birbirinden farksız, birbirinin tıpkısı beldeler oluştu. 1970’lerin başından beri süregelen bu gidişattan kendini kurtarabilen benim bildiğim tek yerleşim yeri Akyaka!..”

            Neydi Zeynep Oral’ın Akyaka’da hayran kaldığı? Bunu şöyle anlatıyor: “En yükseği, iki katlı evler... Taş temel üzerine ahşap kurgu... Duvarlar tuğla dolgu ve beyaz badanalı... Döşemeler, tavanlar ahşap... Ahşabın üzerinde bin bir çeşit bezeme... İç mekânların açıldığı yine ahşap balkonlar... Ahşap sütunlar, ahşap çıkmalar, ahşap doğramalar... Kırmızı kiremitli çatılar... Ula’ya özgü bacalar...” Zeynep Oral, Akyaka’nın sokaklarında gezerken, evlerin kapılarına, pencerelerine bakarken hep bu güzelliği yaratan diplomasız mimarı anmıştı: “Akyaka’da geçirdiğim günler boyunca 2008’de yitirdiğimiz Nail Çakırhan’ı anmaktan ve ‘Sen bin yaşa Nail Çakırhan!..’ demekten geri kalmadım.”

            Yetmiş üç yaşında, Ağa Han Mimarlık Ödülü’yle birdenbire ünlü olmuştu. Artık onun için etkinlikler düzenleniyordu. Kitaplar yazılıyor, belgeseller çekiliyordu. Eski Ula Kaymakamı Teoman Ünüsan ise bu çalışmalarda gerçek Nail Çakırhan’ı bulamıyordu. Neden bulamıyordu?.. “Nail Bey’i anlatmak için...” dedi, “Kitaplar basıldı, makaleler yazıldı, belgeseller hazırlandı ama hepsi kuru kaldı. Hiçbirinde Nail Bey yoktu... Sadece onun yaşamından kesitlerin bir tasviri ya da anlatımı vardı. Ruh yoktu, heyecan yoktu...” Bu arada işin zorluklarını da göz ardı etmiyordu: “Aslında, Nail Bey’i yazmak belki de dünyanın en zor işlerinden biridir. Onu anlamak için onunla birlikte onu hissederek yaşamak gereklidir. Bu da yetmez, yazanın çok duyarlı ve akıllı olması gerekir...”

            Neden böyle söylüyordu?.. 12 Mart’ta,” diye anlatıyor Kaymakam Teoman Bey: “bir komünist avı başlamıştı Türkiye’de. Kaymakamlar, valiler, emniyet müdürlerinden bir kısmı bölgesindeki solcuları toplayıp gönderiyorlardı. O zaman biraz çekindi Nail Bey. Ancak ben onu o günlerde hiç yalnız bırakmadım, hiç yanından ayrılmadım. Bu ülke ona haksızlık etmişti. Artık bu devam etmemeliydi. O yıllarda hemen her gün buluşarak konuşuyorduk. Bu süre içinde onu çok iyi tanıma imkânım oldu...”

            Teoman Bey’le Nail Bey’in yolları, 1960’ların sonlarında Ula’da kesişmişti. Biri devletin çiçeği burnunda kaymakamı, diğeri de devletin yıllarca hapislerde süründürdüğü eski bir komünistti. İlk yıllardaki arkadaşlıkları, zamanla sıkı bir dostluğa dönüşmüş, sonra da Nail Çakırhan’ın ölümüne dek kırk yıl boyunca sürmüştü. Bu sakıncalı adamdan hayranlıkla söz ediyordu kaymakam bey: “Ülke sorunları üzerindeki görüşlerini anlatırken bizim alışageldiğimiz kalıplar içinde değil, apayrı düzeyde kalırdı. Bizim gibi, abuk sabuk bir yığın yazarı okumadığı ve saçma sapan TV programlarını izlemediği için zihni berraktı. Olayları objektif olarak değerlendirir ve konuları duru ve basit bir dille anlatırdı.”

            Bir ara içişleri bakanlığı da yapmıştı Teoman Bey. Hep devletin böyle üst düzeylerinde bulunduğu için adam sarrafı olmuştu. O yüzden yıllarca dostluk ettiği Nail Bey’in iç dünyasını çok iyi okuyordu: “Nail Bey hem çok sertti hem de çok yumuşak huyluydu... Aynı zamanda çok uyumluydu... Çok demokrattı ama inandığını savunurken hiç ödün vermiyordu. Sevdiğini çok sever, sevmediğini resmen dışlardı. Bir kişiyi sevip sevmeyeceğine de onu ilk görüşte, ilk birkaç dakika içinde karar verirdi. Nail Bey’in en dayanamadığı şey aptallıktı. Aptallara asla tahammül edemez ve ciddi ciddi sinirlenirdi onlara.”

            Bu yüz yıllık yaşam serüveni masal gibi geliyordu insanlara. Kimileri mimarlığını, kimileri Nâzım Hikmet’le arkadaşlığını, kimileri de siyasi geçmişini merak ediyordu. Teoman Bey ise bu konuda gizli bir hazine sayılırdı aslında. Akyaka’da o evleri büyük bir sabırla yaparken Nail Çakırhan’ın mimarlığına da yakından tanık olmuştu: “Nail Bey kendisine bir talep geldiğinde elindeki bir kâğıda hemen karalamalar yapmaya başlardı. Planlarını çizerken işine öyle yoğunlaşırdı ki bu durum anlatılamaz. Bir şair gibi, bir ressam gibi ufuklara bakar, öyle çizer, işe biraz da gerilim katardı. Hiçbir zaman ticari düşünmezdi. Hayatta tanıdığım en dürüst insandı. O gerçek bir sanatçıydı. Çizimlerinde çok kararlıydı. Ödün vermiyor, yakaladığı güzellikleri inatla uyguluyordu. Bazen çizimini yaptığı kapıların dar olduğunu ve bu genişlikteki bir kapıdan buzdolabı gibi elektirikli aletlerin geçmeyeceğini söylediklerinde, ‘O zaman duvarı yıkar, öyle geçirirsiniz.’ derdi.”

            Kaymakamı Teoman Ünüsan, o bölgede bulunmuş eski bir bürokrat olarak  insanları iyi tanıyordu. “Akyakalılar onu unutmayacak.” diye anlatıyor: “Nail Bey’in çalışma alanı aynı zamanda bir atölye idi, bir okul idi. Birçok genç mimarımızın yetişmesinde de etkili oldu. Alabildikleri kadar aldılar bilgileri. Keşke onlar da Nail Bey kadar inatçı olabilselerdi... Onlar da dayanabilselerdi sosyoekonomik koşullara. Ama ne olursa olsun onun ilkeleri herkesi etki altında bıraktı, Akyaka’nın bütünüyle bozulmasını önledi. Akyakalılar onu hiçbir zaman unutmayacak...”

            Nail Çakırhan için herkes işin bir ucundan tutuyordu. Muğla Sanatseverler Derneği (MUSANDER) de görev alıyordu anma etkinliklerinde. Dernek başkanı Sadettin Özbek canla başla koşturuyordu. “Benim üzerimde,” diye anlatıyor: “en fazla iz bırakan Muğla’daki değerlerimizin başında Nail Çakırhan geliyor...” Üzerinde iz bırakan adamı merak edip araştırmaya koyulmuştu: “Böyle önemli bir kişiyle ilgili çok az bilgim vardı. Öyle ki bir sayfayı bile geçmiyordu bütün bildiklerim. Ulusal kültüre de mal olan bu değerimizi daha iyi tanımak için kitaplar getirttim. O zaman gerçekten ülkemizin yüz yıllık tarihine imza atan bir Muğla değeriyle karşı karşıya olduğumu gördüm...” Nail Çakırhan’ı araştırırken Anadolu kültürüne kendini adamış bir değeri daha bulmuştu. “İkinci bir şansım da Halet Çambel’i tanımak oldu...” diye gözleri gülüyor Sadettin Özbek’in:  “Hani bir deyim vardır, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş diye. Ona benzer, bu iki değerli insanın tek yürek olmasını gördüm. Böylece daha da zenginleştim. Neden zenginleştim? Artık ikinci bir kişiyi, Halet Çambel’i araştırma fırsatı buldum...” 

            Kültürel etkinlikler için koştururken Sadettin Özbek, Akyaka’da Selçuk İnaç’la tanışmıştı. O da Nail Çakırhan’ın yaşamını “Doludizgin” adıyla tiyatro oyununa dönüştürmek istiyordu. Onları efsane adamın yaşam öyküsü bu oyunda buluşturmuştu böyle. Bu arada başka düşünceler de kurcalıyordu Sadettin Özbek’in kafasını: Büyük emeklerle hazırlanan oyunu daha çok insanla nasıl buluşturmak gerekiyordu? Neydi bunun yolu?.. Sonunda yöntemini bulmuştu: “Nail Çakırhan’ı,” dedi,“daha geniş kitlelere tanıtmak için köy enstitülerdeki modeli örnek alıyorum. Ne yapıyorum?.. Teoriyle pratiği birlikte değerlendiriyorum. Etkinliklerde görev almaları için diğer sivil toplum kuruluşlarını da çağırıyorum. Onlar da yürekten destekliyorlar. Böylece katılımı çoğaltıyoruz. İnsanları getirmek için hep birlikte dört koldan çalışıyoruz... ”

            Zaman içinde bu yöntemi daha da geliştirmişti Sadettin Özbek: “Doludizgin oyununu, yani o hamuru ben kendime göre yoğurup oradan bir yol haritası çıkarıyorum. Bu çalışmayı da paylaştırıyorum. Söz gelimi on, on beş kişi oyunda görev alıyor. Geniş bir oyuncu kadrosu oluşuyor böylece...” Sonunda izleyiciler hoşnut kalınca çok mutlu oluyordu: “Biz bu oyunu, 2009 yılından beri değişik yerlerde sahneye koyduk. Akyaka’da, üniversitede oynadık... Hatta Yatağan’da açık hava tiyatrosunda üç bin kişi izlemişti. O zaman beni müthiş etkiledi bu olay...”

            Artık bu işlerin içinde iyice pişmişti, giderek daha zengin programlar hazırlıyordu. “Biz Nail Çakırhan’ı farklı tanıtıyoruz.” diye heyecanla anlatıyordu: “Sahnede onun şiirlerini seslendiriyoruz. Bu arada yaşamından fotoğraflarla kesitler oluyor. Ayrıca halk müziği oluyor... Dolayısıyla yalnızca bir şiir etkinliği değil, aynı zamanda görselliği de olan bir eser çıkıyor karşımıza. Böyle bir çalışma insanların daha çok hoşuna gidiyor elbette...”

            MUSENDER başkanı, daha ileri adımlar atmak için boş durmuyordu. Kafasında hep yeni etkinlikler düşlüyordu. O sıralarda eline geçen bir belgesel çok sevindirmişti onu: “Belgesel film yapımcısı Hasan Özgen sağ olsun!” dedi, “Ben bir arayış içindeyken, ‘Toroslarda Bir Efsane Halet Çambel’ adlı çok güzel bir belgeselle çıkıverdi karşıma. Üstelik belgeselde Nail Çakırhan da yer alıyordu...” Sadettin Özbek böyle bir belgesel bulunca o heyecanla kolları sıvadı, yeni etkinlikler düzenlemeye koyuldu. Çevrede kültüre, sanata düşkün insanları Toroslarda efsaneleşen Arkeolog Halet Çambel’le buluşturdu: “Ünlü arkeoloğun belgeselini Muğla’nın değişik yerlerinde izlettik. Böylece çevrede Halet Hanım’ı da tanıtmaya başladık. Neden böyle diyorum? Çünkü her etkinlikte onları birlikte anıyoruz. Afişlerimize bile ikisinin fotoğraflarını birlikte koyuyoruz. Onlar artık bir elmanın iki yarısı gibi oldular...”

            Doğrusu, Sadettin Özbek’in şansı yaver gidiyordu. O sıralarda bu kez de bir kitap geçmişti eline. Bir zamanlar Marmaris kaymakamlığı, daha sonraları da Osmaniye valiliği, Bartın valiliği yapan İsa Küçük’ün kitabı Hızır gibi yetişti yardımına: “İsa Küçük, ‘Düşten Gerçeğe Halet Abla Destanı’ adlı bir kitap yazmıştı. Onu hemen oyunlaştırdım. 2014 yılında hem Akyaka’da hem de üniversitede izleyicilerle buluşturduk. Yine aynı yıl 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, Gazi Mustafa Kemal Atatürk Kültür Merkezi’nde oynadık bu destanı. O gün Halet Çambel’i andık. Bu destanda Nail Çakırhan’dan da söz ediliyordu. Böylece onu da andık bir kere daha...”

            Muğla’da geleneksel mimarlık, Ağa Han Mimarlık Ödülü’yle gündeme gelmişti. Eski yapıları koruma bilinci, 1980’lerin ortalarına doğru kendini göstermeye başladı böylece. Dönemin belediye başkanı olarak ilk kez Erman Şahin el attı bu işlere. Arkasında her zaman destek alabileceği Nail Çakırhan gibi biri vardı. Kentin dokusunu korumak, bir bayrak gibi elden ele geçiyordu. Erman Şahin’den Orhan Çakır, ondan da Osman Gürün aldı bayrağı. Sonra yeni yerel yönetim yasasıyla bir büyükkent, bir de Menteşe Belediyesi oluşmuştu. O tarihten sonra bu çalışmalara Menteşe Belediyesi de katıldı, başkan Bahattin Gümüş de omuz verdi.

            İşte 2015 yılında Nail Çakırhan’ı anma etkinliğini Menteşe Belediyesi üstlenmişti. Yeni belediyenin genç kadrosu, bu etkinliği Konakaltı İskender Alper Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdi. Boynuna uzunca sarı atkı dolamış genç sunucu, Nail Çakırhan’ı şöyle tanıttı izleyicilere: “Gazeteci, yazar, şair, siyaset ve fikir adamı, çevreci, dünyanın en önemli uluslararası mimarlık ödüllerinden Ağa Han Mimarlık Ödülü’nün sahibi, alaylı mimar...” Bu arada tanıttığı adamın yetmiş yıllık hayat arkadaşını da unutmadı: “1936  Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil etmiş ilk kadın sporcularımızdan Halet Çambel’in çok sevdiği hayat arkadaşı... Biliyorsunuz, 2014 yılında da Halet Çambel’i yitirdik. Buradan Halet Hanım’ı da saygı ve rahmetle anıyoruz...” 

            Daha sonra genç sunucu, “Muğla’da Nail Çakırhan’ı anlatacak en iyi isimlerden birisi...” diye mimar, yazar Ertuğrul Aladağ’ı çağırdı kürsüye. Ertuğrul Aladağ, mimar gözüyle Nail Çakırhan’ın Muğla’daki izlerini anlattı. “Ben Nail amcayı Konakaltı’nın restorasyonu sırasında tanıdım.” diye başladı söze: “O sırada çok yakınlaştık birbirimize, çok birlikte olduk. Çünkü inşaatın başından hiç ayrılmıyordu.” Evet, sık sık birlikte oluyorlardı ama bir yararı da yoktu.. Adamın ağzından siyasi geçmişiyle ilgili bir çift laf alamıyordu işte!.. Oysa Ertuğrul okulunu bitirmiş, diplomasını almış, işini yoluna koymuştu.  O şimdi siyasi konulara merak sarıyordu.  Ne var ki umduğunu bulamamış, deli olacaktı: “Nail amca hayatının bir bölümüyle ilgili hiçbir şeyi konuşmuyor. Ben burada inşaatın başındayken ‘Nail amca şu böyle midir?’ diye soruyorum. ‘Hayır, yok öyle bir şey!’ diyor. Yine başka bir gün, ‘Nail amca şu nasıl oldu?’ diye sorduğumda, ‘Hayır, yok öyle bir şey!..’ diye karşı çıkıyordu. Böyle inşaattan başka, imardan başka bir şey konuşmak istemiyordu...”

            Bu tuhaf adamın az konuşması, ağzı sıkı olması, mimar Ertuğrul Aladağ’ı çok şaşırtmıştı. Şairin dediği gibi, o yıllarda daha ateşin yaktığını, taşın sert olduğunu bilmiyordu belki de. O yüzden böyle çok şaşırmıştı. Bu arada yine de  pes etmemiş, işin peşini bırakmamıştı. O günün koşullarında araştırmayı sürdürmüştü: “Ben Nail amcayla ilgili tüm bilgileri yıllar sonra kitaplardan öğrenebildim. Nail amca otuzlu yıllarda, kırklı yıllarda çok fazla hapse girmiş, işkence görmüş, en fazla işkence görenlerden biridir...” Sonra zaman içinde iyice uzmanlaşmış, artık yeni görüşler ileri sürmeye başlamıştı Nail Çakırhan üstüne: “Beton düşmanlığı Nail amcada o zaman başlıyor. Hücreler hep beton... Alt beton, üst beton... Duvarlar beton... Betondan nefret ediyor o yıllarda. Çünkü çok fazla işkence ve hapis hayatı yaşıyor...”

            Ağa Han Mimarlık Ödülü’yle yeniden doğan Nail Çakırhan’ın yaşam öyküsü, bir film şeridi gibi akıyordu: “Nail amca,” dedi Ertuğrul Aladağ, “Ula’ya döndükten sonra geleneksel mimarlığa önem veriyor. Akyaka’da ahşap evler yapıyor. Kendine ev yapıyor, eş dosta yapıyor. Böyle evler yaparken Ağa Han Mimarlık Ödülü geliyor. O zaman ortalık kaynıyor: Neymiş, ‘Mimar olmayan birine nasıl mimarlık ödülü verilir?..’ Bugün biz mimarları, mimarlık diploması olanları terazinin bir gözüne, Nail amcayı diğer gözüne koyalım. Yaptığı evlerden görüyoruz ki Nail amca çok üstündür. O zaman insan düşünüyor: Ya onlar mimar değil ya o mimar değil!.. Oysa Nail amcanın mimarlığı hiç tartışılmaz bile...”

Genç mimar, siyasi konularda bir şey öğrenemese de aslında şanslı sayıyordu kendini.  Neden şanslı sayıyordu? Toy bir mimarken böyle ünlü bir yapı sanatçısıyla birlikte olmuş, ondan birçok şey öğrenmişti: “Ben Nail amcayla çalıştım. Bütün ahşap kurguyu kendi hesaplıyor, kendi yapıyordu. Süsleri de kendi yapıyordu tıpkı eski ustalar gibi. O yüzden hep usta gibi yaklaşırdı bütün işlere; bir mimar gibi değil, bir mühendis gibi değil...”

            Mimar Ertuğrul Aladağ, mesleğe adım attığından beri bu yapı sanatçısının yolundan gidiyordu. Onun neler yaptığını belleğine iyice kazımıştı artık: “Nail amca geleneksel mimarlığa ne getirdi?.. Bir kere Nail amca yanlış anlaşıldı. Çünkü Nail amca Akyaka’da tamamen ahşap kurgulu binalar yaptı. Bu ahşap kurguyla geleneksel mimaride bile olmayan yeni özellikler kazandırdı yapılara. Yani öyle eskiyi kopya etmedi.”

            O sırada Mimar Ertuğrul Aladağ’ın önünde kartondan iki maket duruyordu. Onlardan birini aldı, Nail Çakırhan’ın geleneksel mimarlığa getirdiklerini o maket üstünde anlattı: “Nedir geleneksel mimaride olmayan yeni özellikler?.. Yeni evler çok basit bir şekilde karedir. Bütün ahşap kurgular karedir. Yani kare kökler üzerinde durur evler. Böyle eğilir, bükülürler...” Sonra sekizgen biçimdeki öteki maketi aldı, yine üstünde gösterdi: “Nail amca geleneksel mimarlığa şunu getirdi. Yapının her köşesini kırıyor. Fark etmiyor. Böylece darbelere karşı son derece dayanaklı özgün biçimler oluşuyor. Bu ise geleneksel mimarlıkta yoktur, en azından benim bilgilerim içinde yoktur, başka bir yerlerde belki vardır...”

            Mimar Ertuğrul Aladağ daha sonra şöyle sürdürdü sözünü: “Nail amca,” dedi, “geleneksel mimarlıkta bir özelliği daha gözetti. Yapılarda simetri uyguladı. Çünkü simetri depreme son derece dayanıklıdır. Bir yerde köşeleri yok etti, böylece evleri daha da dayanıklı duruma getirdi. Nail amcanın geleneksel mimarlığa getirdiği bu yeniliklere bazı yüksek mimarlar olsun, bazı hocalar olsun, hep karşı çıktılar. Onun yaptığı evleri değil de sadece diplomasız oluşunu eleştirdiler.”

            Ağa Han Mimarlık Ödülü, yalnız Nail Çakırhan’ın değil, birçok insanın dünyasını değiştirmişti. “Tabi biz Nail amcayı önceden bilmiyorduk.” diyor Ertuğrul Aladağ: “Ağa Han Mimarlık Ödülü alınca duyduk adını. Oysa daha önceleri memleketine gelmiş, sessiz sedasız bu işe girmiş. Buraya gelir gelmez de tutuklamışlar onu. Ethem Serim vardı eczacı. Onun kurtardığını söyler babam. Gençliğinden beri hep ‘Komünist Nail’ diye biliniyor. Adam öldü gitti, hâlâ kendi memleketinde kabul görmüyor. Ben bunu gördüm yani...”

            Programda sıra belgesel film gösterimine gelmişti. Boynuna sarı atkı dolamış genç sunucu, “Bizler,” dedi, “kent konseyi olarak toplanmıştık. Toplantıda Nail Çakırhan’ı anmak için neler yapabileceğimizi konuşuyorduk. MUSENDER Başkanı Sadettin Özbek, Kurtuluş Özgen’in belgesel filminden söz etti. Sağ olsun, bu konuda  yardımcı oldu. Biz de çok heyecanlandık. Çok da mutlu olduk...”

            Evet, izleyiciler de çok merak ediyordu. Neden merak ediyorlardı? Çünkü film festivallerinde bir sürü ödül toplamış bir belgeseli izleyeceklerdi: İlk sırada, 7. Montreal Türk Filmleri Festivali’nde En İyi Belgesel Ödülü yazıyordu. Sonra sırada şu ödüller vardı: TRT Belgesel Ödülleri 2015 Profesyonel Kategori’de İkincilik Ödülü, 2015 Mexico İnternational Film Festivali’nde Altın Palmiye, 8. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali’nde İkincilik Ödülü, 5. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü...

            Belgeseli izlemek için gözler sahneye çevrilmişti artık. O sırada  perdeye bir yazı vurdu: “Nail V.”. Ardından da bir alt başlık yansıdı: “Kahramanlar Kahraman Olduklarını Bilmezler”. Bu söz herkesi düşündürmüştü: Ula Şehir Kulübü’nde bir avuç leblebiyle iki duble rakı içen Çirkin Ali’nin oğlu bir kahramanmış demek!.. Akyaka’da kahvede köylülerle okey oynarken de kahramanmış... Oysa ne tuhaftı, bu alçak gönüllü adam, yaşarken hiç aklından bile geçirmemişti bir kahraman olduğunu!..

            “Nail V.” belgeseli bittiğinde insanların yüzleri değişmişti. Kimi yüzlerden sevinç, kimi yüzlerden hüzün okunuyordu. Herkes uzun bir rüya görmüştü sanki. Yönetmen Kurtuluş Özgen ise onur plaketini alırken kendini belki de dünyanın en mutlu insanı saydı: “Bu film Amerika Birleşik Devletleri’nde gösterildi; Kanada’da, Avrupa’da gösterildi. Bu arada Türkiye’de Ankara, İstanbul, Antalya, Malatya gibi kentlerde de gösterildi...” Evet, belgesel her gösterildiği yerde beğenilmişti. Yalnız o sevinçler, o mutluluklar yönetmenin içindeki duygularını anlatmaya yetmemişti. “Beni en heyecanlandıran gösteri burada oldu.” diye şöyle dile getirdi duygularını: “Belgeseli Nail Çakırhan’ın kendi memleketinde izleyiciyle buluşturmak çok heyecanlandırdı beni. Çok farklı bir duygu yaşadım burada. O bakımdan hepinize teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten şunu çok samimi olarak söylüyorum, belgesel asıl şimdi gösterilmiş oldu...”

            Daha sonra bir izleyici, “Belgeseli çekerken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?” diye bir soru yöneltmişti. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi de olan Kurtuluş Özgen üzülerek karşılık verdi bu soruya: “Geçmişe dönük görsel, hareketli görüntü bulmakta çok zorlandım. Mesela talepte bulunmama, dilekçeler yazmama rağmen, Türk Tarih Kurumu’na sokmadılar beni. Dilekçelerime karşılık bile vermediler...” Meraklı, iyi niyetli izleyiciler bulmuştu karşısında. Sahnede derdini döktü onlara: “Türkiye’de belge birikimi, özellikle görsel belge birikimi çok zayıf. Neden böyle söylüyorum? Konya’da Kervan dergisinin peşine düşmüştüm. Mikro film dairesine gittim. O dairenin çalışanları, orada böyle bir belgenin olduğunu bilmiyorlardı...” Bu arada hafiften güldü: “İşte belgeselde gördünüz, bir tane Kervan dergisi!.. Bunun için iki kere Konya’ya gittim, altı ay da yazışmalarla uğraştım...”

            Yönetmen Kurtuluş Özgen’in şu sözleri de düşündürecekti insanları: “Belgesel filmde bütçe bulmak çok zor. Parasızlık, insanın elini kolunu bağlıyor. Dolayısıyla belgeseli bitirmem üç yılımı aldı...”

            Daha sonra izleyicilerden Öğretmen Kadir Kasap söz aldı, “Ben Ulalıyım.” diye başladı sözüne: “Özür dilerim, biraz heyecanlıyım. Niçin heyecanlıyım? Ulalılar adına heyecanlıyım. Ne yazık ki biz Nail Çakırhan’a sahip çıkamadık Ulalı olarak. Doğrusu,  ayıp ettik...” Birilerine kızmış gibi görünüyordu Kadir Öğretmen: “Kulağımıza gelen bir söylentiye göre Nail Çakırhan eski komünistlerdenmiş... Böyle bir adam için düzenlenen etkinliğe Ulalılar gelmezmiş... Biraz uydurmuşlar, yanlış bilgi vermişler. Bu çirkin söylenti bir Ulalı olarak beni çok üzdü. Umarım, bundan sonraki anma töreni Nail Çakırhan’ın asıl memleketi, doğup büyüdüğü Ula’da olur. O zaman göreceksiniz, o toplantıya yüzlerce kişi gelecektir. Ben bunu adım gibi biliyorum...”

            Nail Çakırhan etkinlikleri, Akyaka’ya kültürel yönden canlılık getiyordu.  Muğla Devrim gazetesi yazarlarından Nabide Kılınç bir yazısında şöyle aktarıyor bu durumu: “Irmaklarında şiir vardı, dağlarında destan yankılandı Akyaka’nın. Dağlarına koştu bulutlar, yankılarını tutsun diye... Nefesler tutuldu anıları dinlensin diye... Dalgaları heyecanlandı, kıyıya vurdu. Gökova’ya, sonsuzluğa uzattı ellerini iki dev insan. Karatepe’den Gökova’ya... Yıldızlara yürüdüler...” Duygu yüklü bu yazı akıp gidiyordu: “Akyaka’ya ışık tutanların yıldızlar düştü üstüne, parıldadı geceleyin ay. Nail Çakırhan ve Halet abla konuşuldu ışıklı gecelerde, gökyüzüne dek uzanan dağların tepesinde yankılandı destanları, uzattılar ellerini yıldızlara, Karatepe’yi, Gökova’yı yarattılar...”

            Nail Çakırhan, gençlik yıllarından bu yana şairlerin yüreğine kök salmıştı. Nâzım Hikmet, 1930 yılında ünlü “Hoş geldin” şiirini yazmıştı onun için... Daha sonraki yıllarda Türk şiirinin asi şairi Can Yücel “Âlâdan Bâlâ” şiiriyle yer almıştı onun safında. Muğla’da herkesin tanıdığı şair, ressam, tiyatrocu İsmet Ünal Türker de bir şiir yazdı: “dar geldi mısralar / sığmadın şiire / siyaset, gurbet, hapishane, aşk / tahta, taş, tuğla / yetmedi ömrüne / bir geldin bin bıraktın gittin / izin kaldı yapılarda / düştü gölgen mimarlara / kocamış delikanlı / ne var ki ötelerde / gezinmektesin”. İsmet Ünal Türker, bu kocamış delikanlının karısı Arkeolog Profesör Halet Çambel’i de unutmamıştı, onu da  döktü kâğıda: “gökyüzünü kazıyorlar / yıllardan beri arkeologlar / ne buldular / ne isa ne musa ne muhammet / hani nerede tanrı / cennet cehennem / kazıyorlar / maverada bir tablet / halet çambel yazılı üstünde / hayret”. Muğla’nın usta şairlerden İbrahim Ergin ise Nail Çakırhan’ın yaptığı evlerin Gökova’yla nasıl bütünleştiğini anlatır bir şiirinde: “Kim bestelemiş bu sessizliği / Bu ressam bildiğiniz değil / Bu sizsiniz, bu benim, bu doğa / Mavi bir gül açmış Ege’de eşi görülmüş değil .”

            Nail Çakırhan rüzgârına bestekâr Ünal Türköz de kapılmıştı. Bir zamanların ünlü şairinden “Aşk ve Bahar” şiirini mahur makamında “Nazlanma Sevgilim” adıyla besteledi: “Bahar yeşil, ovalar yeşil / Yeşillikler hudutsuz ve geniştir / Bu yeşilliklere düşmek / Bu yeşilliklerde öpüşmek / Ne mükemmel iştir / Nazlanma sevgilim / Ömür böyle uzayıp gider / Sanma sevgilim / Bugün ayaktayız / Ama belki yarın belki akşama / Kara topraktayız / Bahar! Fakat ne koku, ne renk var / Sensiz geçen ömrün baharında  / Nazlanma sevgilim / Ömür böyle uzayıp gider / Sanma sevgilim / Düşün yarını / Uzat kollarını / Bahar senin dudaklarında.”

            Bestekâr Ünal Türköz her çiçekten bal almayı biliyordu. “Nail Çakırhan büyüğümüz, üstadımız tabii...” diye gülümsüyor: “Onun adını Ağa Han Mimarlık Ödülü aldığında duydum. Baktım ki bizim hemşehrimiz: Muğlalı, Ulalı yani... O yıllarda hafızama yerleşti benim.” O zamanlar Dalaman’da kâğıt fabrikasında genç bir mühendisti. Arada Türk sanat müziği dalında besteler yapıyordu. Emekli olduktan sonra Muğla’ya gelmişti. Bir gün öğretmenevinde otururken Sadettin Özbek’in elinde bir tomar fotokopi görmüş, onu merak etmişti. Sadettin de, “Ünal abi,” demişti, “bunlar, Nail Çakırhan’ın şiirleri...” O zaman tuhafına gitmiş, “Allah, Allah!.. Nail Çakırhan şiir de yazıyor muymuş?..” demişti. Neden tuhafına gittiğini şöyle anlattı: “Ben onu sadece bir alaylı mimar olarak biliyordum... Ağa Han Mimarlık Ödülü kazanmış bir Muğlalı, bir Ulalı büyüğümüz olarak görüyordum. O zamana kadar onunla ilgili bir yazı okumamıştım. Hiçbir bilgim yoktu yani...” 

            Şiir sözünü duyunca dayanamıyordu. Şöyle bir göz atmıştı şiirlere. “Ben yaptığım bestelerde...” diyor Ünal Türköz: “hece vezniyle yazılmış şiirleri kullanırım, güfteleri kullanırım. Baktım, hep böyle serbest vezinle yazılmış şiirler...” Bu arada  şiir tutkunu genç arkadaşı, ounun kafasını karıştırdı: “Ünal abi,” dedi, “bu şiirlerin içinde belki besteleyebileceğin bir şiir çıkar. İstersen bir bak...”

            O güne dek Türk sanat müziği dalında kırkın üstünde eser bestelemişti. Bunlar hep hece ölçüsüyle yazılmış şiirlerdi. Nail Çakırhan’ın şiirleriyse serbest ölçüyle yazılmıştı. Şöyle bir göz gezdirip bırakmıştı. Sonra içi rahat etmemişti: “Akşam evde şiirleri bir kez daha okudum. Sakin kafayla yeniden okuyunca şiirler ilgimi çekti. Böyle gönüle vuran şiirler var. Bu ‘Nazlanma Sevgilim’ şiiri, serbest vezinle yazılmış olmasına rağmen etkiledi beni... O şiir bana çok dokundu... Ben bu şarkıyı bir günde besteledim... Mahur makamında güzel bir şarkı oldu, güzel bir şarkı... Benim yaptığım güzel eserlerden biridir...” Daha sonra şunu da ifade etmeden geçemedi: “Benim serbest vezinle bestelediğim tek şarkıdır bu...”

            Mahur makamındaki bu şarkyı keman sanatçısı İsmet Kavanozlar seslendirdi. İsmet  Kavanozlar ünlüler kemancısı olarak tanınıyordu. Zeki Müren, Müşerref Akay, Ziya Taşkent, Hamiyet Yüceses gibi birçok ünlüye sahnelerde kemanıyla eşlik etmişti. Bestekâr Ünal Türköz’ün aklına hemen bu ünlü müzik adamı gelmişti. “İsmet abiyle tanışıyorduk...” dedi. “O beni seviyor, ben de onu sevip sayıyorum. Bir gün rica ettim bu şarkıyı seslendirmesi için. Sağ olsun, beni kırmadı, memnuniyetle kabul etti İsmet abi...”

            Bu şarkı Nail Çakırhan etkinliklerinde epey ilgi görmüştü. Usta keman sanatçısı İsmet Kavanozlar yürekten çalıp okuyordu. Naci Sözen, Anıl Çağan Coşkun da sazlarıyla eşlik ediyorlardı ona. Etkinliğe katılanlar da keyifle dinliyorlardı. Bir de sahnenin yan tarafından programı büyük bir tabloda gülümseyerek izleyen iki sevdalı yürek göze çarpıyordu. Kimdi bu iki sevdalı yürek? Biri Nail Çakırhan, diğeri de Halet Çambel’di.

            O evleri yaparken Nail Çakırhan neler düşünmüştü? Kafasında hep bir köy düşlemişti: Köyde üretim temel olacaktı... Herkes bu üretimden payını alacaktı... Herkes gücü yettiğince çalışacaktı... Sonunda o köy kurulmuştu: Adı Akyaka... Uluslararası Ağa Han Mimarlık Ödülü’yle de adını sık sık duyuyordu insanlar.  Ya sonra? Sonrasında işler burayı yaratan adamın boyunu aşmaya başladı. Zaman içinde yeni bir hayat oluştu. O toz duman içinde değer yargıları altüst oldu, güzelliklerle çirkinlikler birbirine karıştı.

            Akyaka’da hoyratlık alıp başını gitti. Kimse bu çılgınlığın önüne geçemiyordu nedense. Mitolog Şadan Gökovalı, Muğla Devrim gazetesindeki bir yazısında bu kör gidişi ele aldı: “Akyaka’da oturduğum evden hem kuş bakışı baktığım hem de halkın içine karıştığım için, içimde çakıl taşı ısıtan güzellikleri görüyorum: Halikarnas Balıkçısı’nın, Nail V. Çakırhan’ın, Halet Çambel’in, İlhan Selçuk’un, Oktay Akbal’ın izleri, etkisini tüm canlılığıyla sürdürüyor... Bu güzelliklerin yanında, buraya yakışmayan çarpıklık ve çirkinlikler de görüyorum.” Bu kötü duruma Şadan Hoca üzülüyordu: “Akyaka’yı eşsiz kılan, doğa nimetlerinin başında gelen Kadın Azmağı, burası için bir keşmekeş ve çirkinlik abidesi gibi önümüzde duruyor. Dünyanın sayılı doğal akvaryumlarından olan azmak, kıyıdaki lokantalar tarafından işgal ediliyor. Her Allahın günü sözde piknikçiler azmağın kıyısına masa kurup iskemle atıyor. Sonrasını sormayın, azmak çevresi çöp dağına çevriliyor. Korkum o ki yakın bir gelecekte, Akyaka’mızın adı kalsa bile bahtı kara olacak...”

            Akyaka’nın geleceğini, Akyaka Kültür ve Sanat Derneği (AKS) yöneticilerinden Devrim Bayar da düşünmeden edemiyordu. Derneğin yayın organı “Gökova” adlı bültende yazdığı bir yazıda, işi kılıfına uyduranlara kızıyordu: “Nail Çakırhan’ın evinin özellikleri, Akyaka imar planı olarak kabul edilmiş durumdadır. Yeni yapılan yapılarda ne kadar kurallara uyuluyor? Pencere ölçüleri, şekilleri gittikçe farklılaşıyor... Yörenin ahşap malzemesi yerine, ahşap görünümlü pvc malzemeler, kerpiç ve yöresel harç malzemeleri yerine de beton malzemeleri kullanılıyor...” Devrim Bayar, etkinliklerde asıl bu konuların gündeme getirilmesini istiyordu: “Nail Çakırhan adına yaptığımız etkinliklerde, ne kadar değerli bir insan, mimar, şair olduğunu, onunla ilgili anılar anlatılarak sahip çıkılamaz; kendi elleriyle yarattığı eserlere sahip çıkmak gerekir.”

            Akyaka’daki hızlı büyüme, AKS dostlarından Yavuz Sinoplu’yu da düşündürüyordu.  “Doğa harikası Akyaka’yı yirmi yedi yıl önce tanıdım.” diye anlatıyordu aynı bültende: “O zaman herkes gibi beni de büyüledi burası. O yıllarda çevre ve insanları ile doğal bir yerdi. Her geçen gün daha da büyüdü, gelişti, son yıllarda ise yaz aylarında çok kalabalık olmaya başladı. O yüzden beldeyi yönetmek bir hayli zorlaştı.” Sonra da Yavuz Sinoplu, kaygılarını dile getiriyordu: “Eğer gerekli önlemler alınmazsa Akyaka artan nüfus yoğunluğu altında ezilebilir. Beldemiz isteklere karşılık veremeyecek duruma gelebilir. Bunun için uzman kişilerin görüşlerini almakta büyük fayda vardır.”

            Yine ölüm günlerinin birinde, Nail Çakırhan’ın gömütü başında sevenleri, dostları toplanmıştı. Hepsi bir avuç ya var ya yoktu: İşte  Mimar Cengiz Bektaş!.. İşte Profesör Coşkun Özdemir!.. İşte eski bayındırlık bakanlarından Erman Şahin!.. İşte mimar M. Melih Güneş!.. İşte Muğla Sanatseverler Derneği Başkanı Sadettin Özbek!.. İşte Akyaka Kültür Sanat Derneği Başkanı Aydın Turunç!.. Hepsinin elinde karanfiller, herkes birbirine bakıyordu. Böyle bir avuç insanın gelmesi Hamdi Yücel Gürsoy’a dokunmuştu. “Nail Çakırhan ve Halet Çambel çok önemli insanlardı. Bunları anmamak çok yanlış olur.” diye içini döktü: “Ben bir sitem etme zamanı geldi diye düşünüyorum. Neden Akyakalıları toplayamıyoruz?.. Neden buraya getiremiyoruz?..” O sırada gözüne iki genç ilişmişti, “ A oğlum dinleyin,” dedi o gençlere, “Burası nasıl Akyaka oldu?.. Akyakalılar bunu bilmiyorlar mı acaba?.. Yoksa burası da çoktan beton yığınına dönecekti. Bunlar dünya çapında insanlar. Böyle insanların yanına gelinmez mi?.. İki dakika zaman ayrılmaz mı böyle değerli insanlara?.. Ben bu duruma üzülüyorum... Bu üzüntümü de buradan belirtiyorum...”

            Hamdi Bey sitem etmekte haklıydı belki de. Neden haklıydı? Divan şairi Nabi’nin dediği gibi, sitem hep tanıdıklardan gelir, yabancılardan gelmezdi. Bu açık yürekli adam yabancı mıydı sanki?.. Bu arada okları kendine çevirdi: “Bir eleştiri de kendi kendimize yapalım... Demek bizde bir eksiklik var. Biz onları neden getiremiyoruz?.. Aynı şekilde Ulalılara da sesleniyorum. Nail Çakırhan Ulalı değil mi, oradan yetişmedi mi?.. Neden sahip çıkmıyorsunuz?.. Yani yılda bir toplantı yapıyoruz. Bu toplantıda, gelip insanlar en azından biliyorlarsa bir Fatiha okurlar, bilmiyorlarsa bizim gibi bir karanfil bırakırlar. Böyle saygı duruşunda bulunur giderler...” Yan yana yatan Nail Çakırhan’la Halet Çambel’in başında konuşurken Hamdi Bey’in gözleri dolmuştu: “Bunlar çok önemli insanlardır. Onlardan çok şey öğrendik. Bunları unutmak mümkün değil. Ruhları şad olsun! Ne diyeyim, Allah’tan rahmet diliyorum. Hepinize teşekkür ediyorum, sağ olun geldiğiniz için...”

            Daha sonra Yücelen Otel’in toplantı salonunda ise hava değişivermişti. Çoktan dolmuştu salon çünkü. Önce bir açık oturum, sonra da bir film gösterimi izlendi... Ardından anılar anlatıldı, şiirler okundu... Sonra uzunca bir ara vardı, o arada otel restoranında kokteyl verildi. İkinci bölümde ise Nail Çakırhan’ın yaşamını anlatan bir oyun sahneye kondu. Program bittikten sonra da plaketler verildi.

            Üstüne düşen görevleri yerine getirmemezlik etmiyordu Hamdi Bey.  Zaman zaman  ya bir araştırmacı ya da bir belgeselci, kapısını çalıyordu. O da bildiklerini anlatıyordu kapısını çalan insanlara. Yine bir gün Yücelen Hastanesi’nde bir gazeteciyle görüşmüştü. Bir ara o gazeteciye gönül rahatlığıyla anlattı: “Halet Çambel’in büstünü de yaptırdık. İkisini yan yana koyduk. Onlar artık toprakta birlikte oldukları gibi buradaki büstleri de yan yanadır...” Hamdi Bey’in sevinci, mutluluğu gözlerinden okunuyordu:“Umarım,” dedi, “bizler yaşadığımız sürece böyle kalacaktır. Bizlerden sonra da mirasçılarım, yani çocuklarım bu işi sürdüreceklerdir.”

            Alçak gönüllü efsane adam, artık halkın gönlünde yer etmiş, bir başka deyişle ölümsüzleşmişti. Belki eski çağlarda olsaydı çoktan tanrılaşırdı. Şimdi Akyaka’da Yücelen Otel’in bahçesinde yıllar önce elleriyle açtığı, kendine yakışır büstü var. O büstünden Gökova Körfezi’nin maviliğine bakıp gülümsüyor. Hiç kuşkusuz, bundan sonra da hep böyle gülümseyecek...

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI
AYDIN HAPİSHANESİ haberi

AYDIN HAPİSHANESİ

AYDIN HAPİSHANESİ
AYDIN HAPİSHANESİ
BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ haberi

BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ

BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ
BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ
NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA haberi

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA
NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA
TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM haberi

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM
TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM
GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?.. haberi

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..
GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..