TAŞ TAYYARE

TAŞ TAYYARE

 

NECATİ YILDIRIM

necatiyildirim46 @gmail.com

 

            1933 yılının Mayıs ayı çıkıyordu. O gün akşama doğru Bursa Hapishanesi’ne jandarma gözetiminde otuz kadar tutuklu getirmişlerdi. İkişerli kelepçeye vurmuşlardı hepsini de. Onları karşıdan görünce içerideki tutukluların, hükümlülerin aklına bin bir soru düşmüştü: Kimdi bu insanlar?.. Böyle topluca ne suç işlemişlerdi?.. Yol mu kesmişlerdi, yoksa devlete karşı isyan mı etmişlerdi?..

            O akşam hepsini getirip büyük bir koğuşa atmışlardı. Ardından da yüzlerine demir kapılar kapanmıştı. Bu tuhaf topluluk içinde ilk sırada indirilen iki kişi hemen dikkati çekmişti. Biri uzun boylu, kasketli, kravatlı, düzgün giyimliydi. Gazetelerde adı şair Nâzım Hikmet Bey diye geçiyordu. Yanında da aynı kelepçede esmer, yakışıklı, zayıfça, yirmi yaşlarında bir delikanlı vardı. Onun dosyasında ise Ali oğlu Nail Vahdeti diye yazıyordu.   

            Koğuşun ağası, kaşlarını çatıp iri bir ses tonuyla, “Hoş geldiniz efendiler!” demişti bu tuhaf insanlara. Sonra da sormuştu: “Esrar ister misiniz?..” Kimse ses çıkarmamıştı. “Biz korktuk...” diye anlatıyor Nail Çakırhan: “Para isteyecekler diye korktuk. Sonra bize çay getirdiler. O gece hep birlikte kaldık. Ertesi gün bizi ayrı bir koğuşa koydular...”

            Büyük bir gazetenin İzmir bürosundan genç muhabiri, ömrü cezaevlerinde geçmiş doksan yaşındaki adamı  merakla dinliyordu. Bir ara, “Peki Nail Bey,” dedi, “yatak yorganı nereden buldunuz?” Sonra da duyduğu sözlere çok şaşırdı: “Bende yatak yorgan yoktu, hiçbir şey yoktu. Öteki tutuklular, kendi yataklarını İstanbul’dan getirmişlerdi. Bursalılara da evlerinden geldi. Nâzım’ın da yatak yorganı vardı. Benim gibi birkaç kişinin yoktu. Biz de onların arasında idare ettik.”

            Bursa Hapishanesi’ni anlatırken o günleri yeniden yaşıyordu Nail Çakırhan: “Bir hela vardı,” diye mırıldandı, “gündüz oraya gidiyorduk. Fakat gece, koğuş içinde bir teneke vardı...” Sonra sustu. Pek anlatmak istemiyordu belki de. Üzülüyordu. Geceleri kimse tuvalete gidemiyordu çünkü. Sıkıştı mı herkes bir kıyıya konmuş tenekelere işemek zorunda kalıyordu. Evet, şair Nail V. de tenekeye işiyordu, büyük şair Nâzım Hikmet de tenekeye işiyordu. Her gece böyle sidik kokusu içinde yatıyorlardı. Bu yürekleri sızlatan durum yetmiyormuş gibi, bir de tahtakurusu bela oluyordu başlarına. “Avuçla toplardık.” diye başını salladı Nail Çakırhan: “Nâzım’ın bir cibinliği vardı. Bir köşede böyle yüksek dururdu. Bazı arkadaşların da cibinlikleri vardı. Bizim yoktu. Biz bir arkadaşla oturur, geceleri tahtakurusu toplardık. Su dolu taslar vardı, o tasların içine atardık. Ertesi gün tahtakurusu kalkıyordu ortadan. Sonra yeniden oluyordu.”

            Yirmi üç, yirmi dört yaşındaki  genç Nail’in belleğine kazınmıştı Bursa Hapishanesi. Hele koğuşlar gözünün önünden hiç gitmiyordu. Camlar kırıktı, hep soğuk doluyordu içeriye. Kışın buz kesiyordu ortalık. Rutubetten de ağrılar eksik olmuyordu insanların bedenlerinden. Üstelik soba da yoktu, mangal vardı yalnızca. Soğuk günlerde mangal yakıyorlardı. Merakla dinleyen genç muhabirin “Banyo yok muydu” sorusuna ise, “Hayır, yoktu!..” diye güldü Nail Çakırhan: “Yıkanacak yer yoktu. Gaz tenekesine su dolduruyorduk. Suyu mangalın üstünde ısıtıyorduk. Koğuşların yanında dar bir koridor vardı, orada yıkanıyorduk. Daha çok da  suyu tepemizden döküp siliniyorduk. Sonra üşütmek, hasta olmak da vardı işin içinde. O yüzden kimse pek banyo yapmazdı.”

            Pazar günleri Bursa Hapishanesi’nde açık görüş oluyordu. İşte yine bir açık görüş günüydü. Siyasi tutuklular cumartesi gününden hazırlığa başlamıştı. Saç sakal traşı olup tertemiz giyinmişlerdi. Nâzım ise sevinçten uçuyordu. Akşamdan gömleğini, pantolonunu ütüleyip ertesi gün sabah kalkınca çıta gibi giyinmişti. Bir törene gidecekmiş gibi kravatını da takmıştı. “Piraye’m geliyor!..” diye gelip geçene söylüyordu: “Piraye’m geliyor, bal gözlü Piraye’m geliyor!..”

            Saat onda nöbetçi gardiyan, “Nâzım Hikmet Bey!..” diye yüksek sesle çağırmıştı onu. Sonra da öteki tutukluların adlarını okumuştu: “Bulgar Gavri!.. Mudanyalı Ahmet!.. Çingene Memiş!.. Çekirgeli Mustafa!..” Adı okunan herkes sevinçle koşmuştu. O sırada genç Nail’in ise hüzün çökmüştü yüreğine. 1930’lu yıllarda Muğla nere, Bursa nereydi?.. Yol parası bulup da nasıl gelecekti babası?.. “Benim görüşmecim yoktu.” derken içi sızladı Nail Çakırhan’ın: “Zemin katta büyük bir koridor vardı. Orayı parmaklıklarla bölmüşlerdi. Gelenler bir tarafta, mahkûmlar bir tarafta olurdu. Öyle görüşülürdü. Nâzım’ı ise idareye alıyorlardı. Nâzım orada görüşüyordu. Kız kardeşi Samiye geliyordu, karısı Piraye geliyordu. O sıralar Memet Fuat küçüktü. Arada onu da getiriyorlardı...”

            Siyasi tutuklular, Bursa Hapishanesi’nde kendi aralarında küçük bir “communaute”, yani komün oluşturmuşlardı. Bunun için bir heyet seçmişlerdi. Heyet, günlük işleri düzenliyordu. Komünada kimseye ayrıcalık tanınmıyordu, herkes kendine verilen işleri hiç yüksünmeden yerine getiriyordu. Böylece sırayla koğuşlar temizleniyor, bulaşık yıkanıyordu. “Ben aşçılık ettim.” diyor Nail Çakırhan: “Herkese böyle birer kepçe yemek verirdim. Sonra kalırsa eşit olarak yeniden dağıtırdım. O yüzden ben bulaşık işlerine hiç girmedim.” Ardından da ekledi: “Bulaşık işine Nâzım’ı da sokmadılar. Yalnız önce o da girsin diye konuştular. Sonra bundan vazgeçtiler.”

            O gün öğleye doğru saat on ikide görüşme bitmişti. Görüşmecisi gelen siyasiler, ellerinde paketler, torbalar, sepetlerle dönmüşlerdi koğuşa. Herkes kendine gelen tarhana, bulgur, soğan ne varsa hepsini komün heyetine teslim etmişti. Komünaya para yönünden ise daha çok Nâzım destek oluyordu. Kitaplarından, dostlarından gelen paraları olduğu gibi veriyordu. Yine o gün karısı Piraye İstanbul’dan koca bir bavulla gelmişti. Nâzım, koğuşta bavulu açıp siyatik ağrılarına yarayacak yün çamaşırları bir yana ayırdı. “Benimle siyatiği paylaşacak varsa gelsin.” dedi. Koğuş arkadaşları, “Sağ ol Nâzım kardeş!” diye katıla katıla güldüler: “Güle güle kullan siyatiğini!..” Onlara karşı Nâzım da kahkahayı patlatmıştı: “Vay canına be!.. Demek içinizde bir babayiğit yok ha!..”

            Böyle şakalaşıp gülüştükten sonra Nâzım, Piraye’nin getirdiği bavulu komün heyetine bıraktı. “Alın arkadaşlar,” dedi, “Bavulda ne varsa hepsi size teslim.” Heyet, Nâzım’ın pipo tütününü ayırıp bir kıyıya koydu. İçlerinde Nâzım’dan başka pipo içen yoktu çünkü. Pipo tütününü ise Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul gibi bazı dostları yolluyordu Nâzım’a. Kız kardeşi Samiye, annesi ressam Celile Hanım da tütün gönderiyordu. Daha sonra komün heyeti, sigara paketlerini saymış, tam elli paket sigara çıkmıştı. Sonra epey de çay, kahve... Celile Hanım çikolatayla reçel göndermeyi de unutmamıştı. Hatta bunlardan başka iki kilo da tahin helvası koymuştu. Bu arada heyet, yemek işine bakan Nail’e, “Bunlar da sana teslim.” diye yiyecekleri vermişti: “ Al işte sana kuru fasulye!.. Bak mercimek, bulgur da var... Tarhana da var epey... Şunlar da zeytinle peynir...”

            Herkes canla başla işin bir ucundan tuttuğu için toplu yaşam düzeni tıkır tıkır işliyordu. Kimse kalkıp da ordubozanlık etmiyordu. Öyle ki sigara konusunda bile ileri geri konuşan, karşı çıkan olmuyordu. Neden karşı çıkmıyordu kimse?.. “Herkese soruluyordu.” dedi Nail Çakırhan: “Mesela sen neye alıştın, o sigaradan veriliyordu sana. O zamanlar Yenice sigarası vardı, Birinci sigarası vardı. Eğer Yenice içersen üç tane, Birinci içersen beş tane düşüyordu payına.” Bu arada Nâzım’dan da söz etmeden geçemedi: “Kararlara Nâzım da uyuyordu. Komünada öyle anlaşmazlık, çatışma çıkmazdı.”

            Bursa Hapishanesi şair Nâzım’ın öncülüğünde siyasiler için bir okula dönüşmüştü. Herkes sabah kalktıktan sonra spor yapmak için belli bir saatte cezaevinin avlusuna çıkıyordu. O zamanlar İstanbul’da on yedi yaşında genç bir üniversite öğrencisiyken Bursa’da cezaevine düşen Faik Bercavi, “Nâzım’la arkadaşları,” diye anlatıyor: “aralarında sık sık futbol, voleybol ve birdirbir oynuyorlardı...” Evet, kocaman adamlar cezaevinde olduklarını unutup hepsi birer çocuk oluyordu avluda. Herkes çocukluğunu yeniden yaşıyordu. Birdirbir oyunu pek hoşlarına gidiyordu. Ortalık kahkahadan kırılıyordu. O sıralarda daha kimseyi tanımayan genç üniversite öğrencisi ise onları hayranlıkla izliyordu karşıdan: “Hepsi de neşeli ve canlı okul çocukları gibiydi. Nâzım, hepsini bir baba gibi gözetiyor, onlarla oynuyor ve her birine ayrı ayrı oyun hakkında direktifler veriyordu...”

            Oyun bittikten sonra herkes koğuşlara dönerken Nâzım ise avluda bir duvar dibine çekiliyordu. Cezaevi yönetimi bu ünlü şaire pek ses çıkarmıyordu. Üstelik “Şair Nâzım Hikmet Bey” diye değer veriyorlardı ona.  İşte Nâzım, o duvar dibinde Nail’le baş başa oturup eli kalem tutan arkadaşına yazılarını ve şiirlerini dikte ediyordu.

            Siyasiler koğuşunda öğleden sonra ise saat on beşte dersler başlıyordu. O saatte herkes büyük koğuşta toplanıyordu. “Nâzım,” diyor Nail Çakırhan, “Fransızca dersi verirdi. Sonra Rusya’dan anlatırdı, ihtilalden söz ederdi. Ben tarihî materyalizm, diyalektik, Türkçe, coğrafya, riyaziye (matematik) gibi dersler anlatırdım. Bir de Rumca, Bulgarca, İtalyanca devrimci şarkılar söylenirdi. Marşlar, o şarkılara uyarlanır, o marşlar söylenirdi hep beraber...” Dersler bir saat sürüyordu. Saat on yedide yeniden başlıyordu. Bu dersler arasında Türk Kurtuluş Savaşı tarihi vardı, Türkiye’deki işçi hareketleri vardı, sendikacılık vardı.

            Faik Bercavi, on yedi yaşında bir gençken Bursa Hapishanesi’nde insanı yüreğinden vuran şarkılar öğrenmişti. İşte o şarkıları yıllar sonra da hiç unutamıyordu. “Her dersten sonra,” diye anlatıyor: “bir ihtilal şarkısı söylemek, gelenek hâline gelmişti. Bu şarkıların çoğu Bulgar ve Sovyetler Birliği ihtilal şarkılarından Nâzım ve Nail tarafından uyarlanmıştı.” İkinci Dünya Savaşı’nda Bulgaristan, Romanya, Ukranya’da Nazilere karşı savaştıktan sonra 1959’da Fransa’ya yerleşen Faik Bercavi,  “Nail’in,” diye ekliyor: “Türkçe sözlerini yazdığı bir Bulgar şarkısını çok söylerdik. Bu öyle içli, sıcak ve yanık bir müzikti ki bugün bile aynen hatırlamaktayım. Her yalnız kalışımda, evde bu şarkıyı mırıldanırım. Böylece Nail’in esmer, o enerjik yüzü canlanır gözümde...” İşte daha sonraları dillerden düşmeyecek ünlü Jandarma şarkısı o zamanlar çıkmıştı ortaya. Siyasiler, her gün derslerden sonra yüksek boydan bu şarkıyı söylüyorlardı: “Ay ışığında candarmanın / süngüsü yakıyor / mahpus yoldaş pencereden / candarmaya bakıyor / Ve diyor ki o, candarma sen / kardeşimsin, köylümsün / kırlarında salgın gezen / köyden geldin belki dün / candarma biz sosyalistiz / dostuz yalnız biz sana / kurtuluşun bizimledir / elini uzatsana...”

            Bursa Hapishanesi’nde okula dönüşen büyük koğuş, bir yandan da kıraathane olmuştu. Orada iskambil kâğıdı, tavla ve domino vardı. Boş zamanlarda isteyen iskambil oynuyor, isteyen tavla oynuyor, isteyen de domino oynuyordu. Nâzım kâğıt oyununu pek sevmezdi, arada şair arkadaşı Nail’le tavla oynuyorlardı. Oyunları çok çekişmeli geçerdi. Tornacı Ahmet, Bulgar Gavri, Conga Ali de seyirci olurdu.  Herkes soluğunu tutup heyecanla izlerdi tavla oyununu. Ayrıca koğuşta kitaplar, gazeteler, dergiler de bulunurdu. Onlara da bir köşede yer ayrılmıştı. İsteyenler oradan alıp okuyordu. 

            Büyük bir gazetenin İzmir bürosundan genç muhabiri çok merak etmiş, “Cezaevinde şiir yazıyor muydunuz?” diye sormuştu. “Bursa’da çok fazla bir şey yazamadım.” diye içini çekti Nail Çakırhan: “Bu dönemde ‘Taş Tayyare’ diye bir roman yazdım. Hapishaneyi anlatıyordum. Çünkü hapishane, bina olarak tayyareye benziyordu. Bu yüzden adını ‘Taş Tayyare’ koydum. Ne var ki basılmadı bu kitap. Başka da bir şey yazamadım içeride. Zaten böyle yan yana yatıyorduk, yazmak pek mümkün değildi.” 

            Peki ne olmuştu Taş Tayyare romanına? Neden basılamamıştı? Bir şeyler mi gelmişti başına? Nail Çakırhan, bunun öyküsünü de sorarlarsa anlatıyordu. Yoksa kimseye anlatamıyordu. İşte 1973 yılının Nisan ayıydı. Bir gün Ula’da Şehir Kulübü’ne uğradığında bir köşede gazete okuyan Necati Bey’i gördü. “Hadi gel Necati,” dedi arkadaşına, “Seni Muğla’ya götüreyim...” Yolda konuşa konuşa giderlerken Gülağzı köyünün üstündeki Devrant Yokuşu’nu çıkıp Muğla’ya doğru sallanmışlardı. O sırada Necati Bey’in aklına Sabahattin Eyüboğlu düştü. Bu akademisyen, çevirmen, denemeci daha yeni ölmüştü o zamanlarda. Genç adam, “Nail abi,” dedi, pek de söylemeye dili varmadı: “Sizin kuşak gidiyor. Sizler Cumhuriyet döneminin canlı tanıklarısınız. Anılarınızı yazıyor musunuz?..” Genç adamın bu sözleri yine onun eski yarasını deşmişti: “Bursa Hapisanesi’nde yatarken bir roman yazmıştım.” dedi, “Üç yüz sayfalık bir romandı. 1940’ların ortalarında siyasi polis beni sık sık alıp götürüyordu. O zamanlar Halet de kitabın başına bir iş gelmesin diye el yazmalarını Selim Sırrı Tarcan’ın damadı Tevfik Kent’e vermiş. Sonra ben 1950’de hapisten çıktığımda birkaç kez istedik. Ne yazık ki geri alamadık. Korkusundan yakmış. Tabii çok şaşırdık, çok üzüldük...”

            Böyle yitiklere karışan talihsiz romanın bir bölümü ise daha önceki yıllarda Servetifünun dergisinde yayımlanmıştı. O yüzden Nail Çakırhan üstüne araştırma yapanlar bu bölümü bulabiliyordu. Başlığın altında da, “Nail V. nin bitmek üzere olan romanından bir parça” diye bir açıklama vardı. Roman şöyle başlıyordu: “Bizim Taş tayyaremiz, şehirden bir hayli uzaktaydı ve yüksekçe bir düzlükte kuruluydu. Koğuşumuzun daracık tek penceresinden bütün şehri görmek mümkündü... Taş tayyaremizin hissemize düşen odasının tek penceresinden seyrettiğimiz şehir, bilhassa geceleri o kadar çekici, harikulade idi ki ne diyeyim bilmem; duyulur, fakat anlatılamaz bir histi bu... Şehir büyük bir dağ yamacına yaslanmıştı. Geceleri elektirikler yandıktan sonra tıpkı dağın gerdanına asılmış bir kolye gibi parıldar ve bize ta uzaklardan nazlı, utangaç bir gelin edasıyla gülümser, göz kırpardı. Ellerimizle pencerenin demir parmaklıklarına asılıp bir defa bile kımıldamadan, konuşmadan, onu ta gece yarılarına kadar seyrettiğimiz günleri çok hatırlarım. Hapishanede sinirler öyle katılaşıyor, hisler öyle taşlaşıyor ki insan zamanla üzülmeyi, hatta ağlamayı bile unutuyor.”

            Evet, Nail Çakırhan “Taş Tayyare” diye adlandırdığı cezaevini anlatırken arkadaşı Nâzım Hikmet’i de unutmuyordu: “Nâzım,” dedi, “o zaman en güzel eserine, Şeyh Bedreddin Destanı’na başlamıştı. Nâzım’ın bir huyu vardı, bize okurdu yazdıklarını. Okuduğu zaman sesinin ahengini kendisi de duyuyor. Buna çok önem verirdi. Burası olmamış derdik, orasını düzeltirdi, inatçılığı yoktu.” Bursa Hapishanesi’nden söz edince hep Nâzım geliyordu aklına: “Nâzım’ın şiir yazması bir tuhaftır. Mesela gece bir bakarsınız, kalkar... Her hangi bir saatte don gömlek kalkar. Ayağında siyatik vardı o zamanlar, sonra tedavi edildi. Uzun don giyerdi. Dolaşır, mırıldanırdı. Sonra beni kaldırır, ‘Gel sana bir şiir okuyacağım.’ derdi. Mırıldana mırıldana gidip gelirken şiirler yazardı. Şiir yazmadığı zamanlarda hasta olurdu. Konuşur gibi, mektup yazar gibi şiir yazardı. Bazen çok çabuk yazardı, bazen de üzerinde çok uğraşırdı. Fakat genellikle çok rahat yazardı...”

            Bursa Hapishanesi’nde Nail Çakırhan, diğer mahkûmlarla da arkadaş olmuştu. Son zamanlarda onları da dilinden düşürmüyordu. “Benim,” dedi, “hapishanede diğer mahkûmlardan çok iyi arkadaşlarım oldu. Mesela bir Laz vardı: katil, idamlık. Onu idam ettiler sonra. Yine Mansur diye bir adam vardı: yol kesici. Adapazarı taraflarında yol kesip soygunlar yapmış. Tığ gibi bir delikanlıydı. Hep belinde bıçakla dolaşıyordu. Ona kimse dokunamazdı. Daha sonra ikinci bir soygunda öldürüldü. Bahçeye çıktığımızda bunlar benim yanıma gelirlerdi. Bir problemleri varsa anlatırlardı. Ben de çözerdim. Üçümüz konuşurduk, dolaşırdık. Sonra ayırdılar bizi. Konuşamadık...”  

            Bu arada haziran geçti, temmuz geçti, ne var ki yargılama bir türlü başlamıyordu nedense. Ağustos geçti, eylül geçti, yine bir kıpırtı yoktu. İş böyle uzayınca siyasi tutuklular da, “Vallahi bizi unuttular!..” diye gülüyorlardı. Kimi zaman da Nâzım’a, “Yahu Nâzım yoldaş!” diyorlardı, “Sen bu işi idareye bir sorsan ya!..” Aslında kimse unutulmamış, bu dava yüzünden sadece mahkemelerin kafası karışmıştı. Çünkü siyasi tutukluların kimi Bursa’da, kimi İstanbul’da yakalanmıştı. Sonra bildiriler, broşürler de öyle, hem Bursa’da hem İstanbul’da dağıtılmıştı. O yüzden dava nerede görülecekti?.. Kim nerede yargılanacaktı?.. İş böyle karışık olunca iki mahkeme de karar verememişti. Sonunda dosya Yargıtaya gitmişti. Yüksek yargı da davanın Bursa’da görülmesine karar vermişti.

            O sıralarda Ankara’da ise Cumhuriyetin onuncu yılını kutlama hazırlıkları yapılıyordu. 2 Teşrinievvel (Ekim) 1933 Pazartesi günü Büyük Millet Meclisi, Başkan Kâzım Paşa (Özalp) Hazretleri tarafından açıldığında bu büyük kutlama ele alınmıştı. Bunun yanında hükûmet, bir genel affı da çok önemli görüyordu. Öyle ki o günlerde gazetelerde de sık sık şöyle haberler yer aldı: 

            “Hükûmet bir umumî af lâyihası (tasarı) hazırladı”

            “Af lâyihası 20 teşrinievvelde verilecek”

            “Adliye Vekili Saraçoğlu Şükrü Bey, Başvekil İsmet Paşayı makamında ziyaret ederek görüştü. Af lâyihası hakkında Başvekile izahat verdi.”

            “Af lâyihasına göre siyasi mahkûmların tamamı affedilecek”

            Hükûmet, bu af yasasını 26 Ekim 1933’te bayramdan önce çıkardı. Bütün siyasi mahkûmlar serbest bırakılmıştı. Cumhuriyetin onuncu yılına herkes sevinçle girdi. Bursa Hapisanesi’ndeki siyasi tutukluların ise mahkemeleri kesinleşmediği için onları bırakmamışlardı. O yüzden bu davanın bitmesini hepsi de dört gözle bekliyorlardı.

            Tarih 27 Kasım 1933’tü!..

            O gün Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşma olacaktı. Siyasi tutuklulara, jandarma gözetiminde Heykel’deki mahkemenin (bugün Bursa Kent Müzesi) yolu görünmüştü. İkişerli kelepçeye vurulmuşlardı. Yine iki şair, yani Nâzım Hikmet’le Nail Vahdeti aynı kelepçede getirilmişlerdi duruşmaya.

            Mahkeme heyeti, duruşmadan önce toplanıp gizli oturum kararı almıştı. Savcı da gizli oturumda sanıkların Türk Ceza Kanunu’nun 146’ncı maddesiyle cezalandırılmalarını istiyordu. Neydi suçları? Savcıya göre, “İstanbul’da bir komünist fırka kurmak ve bu yolda muzır neşri tamim etmek suretiyle Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nu tebdil etmek... Bu işi Türkçesiyle söylemek gerekirse, bildiri yayımlayarak anayasayı değiştirmeye kalkmak... İşte Nâzım Hikmet de Nail Vahdeti de doğrudan anayasayı değiştirmeye girişmekle suçlanıyordu. Bunun cezası da idamdı. Öteki sanıkların ise kimileri gizli örgüte üye olmaktan, kimileri de suçluları bildikleri hâlde devlete ihbar etmemekten yargılanacaktı.

            Bu arada savcı, önde oturan Nâzım Hikmet’e boynuna yağlı bir ip geçirecekmiş gibi bakıyordu. Elindeki bir kâğıdı “Nedir bu?” diye şairin yüzüne sallamıştı. Mahkeme başkanı da, “Bu bildiriyi sen mi yazdın?” diye sormuştu en ağır suçla yargılanan şaire.

            İşte bu mahkeme başkanına çok kızıyordu Nail Çakırhan: “Mahkeme başkanı,” dedi, “çok kötü bir insandı. İşi bir an önce bitirmek istiyordu. Kimseyi pek dinlemiyordu. İnsan bir şey söylemek istediğinde, ‘Gerek yok!..’ diye kesip atıyordu.”

            Evet, tarih 27 Kasım 1933’tü!..

            O gün siyasi tutukluların duruşması sabahtan akşama dek sürmüştü. Mahkeme başkanı da savcı da yorulmak nedir bilmemişler, hiç ara vermemişlerdi duruşmaya. O gün ilk duruşma böyle bitmişti. Bu önemli davayla ilgili  ilk haber, ertesi gün  Cumhuriyet gazetesinde çıktı. Birinci sayfada, sağ alt köşede şu başlıkla yer aldı haber:

 

            Bursadaki muhakeme

            “Bursa 27 – (Telefonla) Bugün Ağırcezada Nazım Hikmet Beyin de dahil bulunduğu 25 komünistlik maznunun (sanık) duruşmalarına başlandı...”

 

            İşte davanın haberi böyle başlıyordu gazetede. Yine haberde yazdığına göre mahkeme başkanı, yirmi beş otuz sayfalık soruşturma kararını okumuş, bu iş iki saatten fazla sürmüştü. Ardından ise sanıklara söz hakkı verilmişti. Sanıklar, haklarındaki suçlamaları kabul etmemiş, suçsuz olduklarını belirtmişlerdi hepsi de. Hele mahkemelere çok girip çıkmış Nâzım, hakkındaki suçlamayı duyunca çok şaşırmıştı. O günlerde kız kardeşi Samiye Yaltırım’a gönderdiği mektubunda, “Müddeiumuminin (savcı) iddianamesinde 146-147’nci maddelerden tecziyem (cezalandırma) istenmiştir ki bu da idamdır.” diye karşı çıkıyordu uğradığı haksızlığa: “Bakalım Bursa Mahkemesi ne karar verecek. Ben asılmayı değil, beraatimi düşünüyorum hâlâ...”  Yine o günlerde karısı Piraye’ye de “Karıma Mektup” başlıklı ünlü şiirini yazdı: “Bir tanem! / Son mektubunda: / ‘Başım sızlıyor / yüreğim sersem!’ / diyorsun. / ‘Seni asarlarsa / seni kaybedersem;’ / diyorsun; / ‘yaşayamam!’ / Yaşarsın karıcığım, / kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda; / yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı / en fazla bir yıl sürer / yirminci asırlarda / ölüm acısı.”   

            Daha sonra yargı süreci hızlanmıştı. 16 Ocak 1934’te ikinci duruşma oldu. O gün siyasi tutuklular yine yargıç karşısına çıkmışlardı. Savcı, bu kez bir başka maddeye göre hapis cezası istedi. O maddeye göre de ceza üç yıldan başlıyor, yedi yıla kadar gidiyordu. 25 Ocak’taki üçüncü duruşmada ise herkes söyleyeceğini söyledi, sonunda savunmalar bitti. Bütün sanıkları mahkeme boyunca Avukat İrfan Emin Kösemihaloğlu savundu. Nail Çakırhan, davayı anlatırken İrfan Emin Bey’i de unutmuyordu: “Avukat İrfan Emin,” dedi, “çok insancıl biriydi. Bu işleri bilen bir avukattı. Mahkemede bizi çok iyi savundu.”

            31 Aralık 1934’te ise artık son duruşma vardı. O gün mahkeme, kararı açıklamıştı. Ertesi gün Cumhuriyet gazetesi bu ünlü davayı birinci sayfada sağ üst köşeye koydu. İki sütun üzerine şöyle başlık attı:

 

            Bursadaki muhakeme

        bitti, karar verildi

 

            Alt başlıkta ise yine iki sütun üzerine yer aldı haber:

 

            Nazım Hikmet Bey ve arkadaşları mahkûm oldular,

         bir kısmı aftan istifade ederek serbest bırakıldı

 

            Manşettin altında, duruşmada çekilmiş bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta, Nâzım Hikmet iyi giyimiyle, kıravatıyla, başı dik duruşuyla hemen göze çarpıyordu. Fotoğrafın altında ise idamla yargılanan şairin adı yazıyordu: Nazım Hikmet Bey.

            Haberi, Cumhuriyet şöyle yazmıştı:

 

            “Bursa 31 – (Telefonla) Komünistlikle maznun (sanık) bulunan Nazım Hikmet Bey ve arkadaşları hakkındaki karar bugün Ağırceza mahkemesince, alenî (açık) bir celsede (oturum), tebliğ ( bildirme) olunmuştur. Kararda maznunların gizli bir cemiyet (örgüt) teşkil ederek (oluşturma) İstanbul, Adana ve Bursa gibi amelenin (işçi) tekâsüf etmiş (yoğunlaşmış) bulunduğu merkezlerde şubeler açarak faaliyette bulunduklarının muhtelif delillerle sabit olduğu kaydedilmektedir.

            Bu cürüm (suç) ceza kanununun 271 inci maddesinin ikinci bendine uygun görüldüğünden Nazım Hikmet, Nail Vahdeti, Tosun Ömer, Yonga Ömer, Mustafa Bey ve Efendilerin esbabı muhaffefe (hafifletici sebepler) nazarı itibara (göz önüne) alınarak beşer sene ağır hapislerine karar verilmiştir. Fakat af kanunundan istifade ettikleri (yararlanma) için cezaları ikişer seneye indirilmiştir...” 

 

            Evet, o duruşmada Bursa Ağır Ceza Mahkemesi, Nâzım’la Nail’i beşer yıl ağır hapis cezasına çarptırmıştı. Mahkeme, ayrıca üç sanığa daha beşer yıl mahkûmiyet kararı vermişti. Davanın öteki sanıkları ise aftan yararlandıkları için hemen serbest bırakılmışlardı. Böyle davalardan çok yargılandığı için Nâzım, verilecek cezayı aşağı yukarı kestirebiliyordu. O yüzden kız kardeşi Samiye Yaltırım’a yazdığı yine bir mektubunda, “Şimdiye kadar gayet açık delillerle yakalananlar bile İstanbul’da, İzmir’de, Adana’da en fazla dört sene cezaya çarptırıldılar.” diye cezanın fazla olduğunu belirtiyordu: “Bence bu karar bir adli hatadır. Tabii derhal temyiz edeceğim. Temyizden evrakın bozuk geleceğine eminim.”  

            Nâzım mahkûmiyet kararını temyiz etti, Nail temyiz etti, öteki üç siyasi temyiz etti. Avukat İrfan Emin ise duruşmalı istemiyle temyiz etti. O nedenle mahkeme de dosyayı Yargıtaya gönderdi. O zamanlar Yargıtay Eskişehir’deydi, oraya çok gidip geldi İrfan Emin Bey. Sonunda 21 Haziran 1934’te Yargıtay bu kararı bozdu.

            Bu kez tarih 4 Ağustos 1934’tü!..

            O gün sanıklar, mahkemeye yine kelepçeli olarak getirilmişler, bir kere daha yargıç karşısına çıkmışlardı. Bu kez Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde hava değişmiş; Nâzım’dan yana, Nail’den yana, öteki sanıklardan yana esmeye başlamıştı rüzgâr. Hep düşledikleri, özledikleri, bekledikleri özgürlük perisi şimdi göz kırpıyordu onlara. Bu arada mahkeme heyeti de salonda yerini almıştı. Şimdi herkes soluğunu tutmuş, heyecanla kararı bekliyordu artık. Derken duruşma salonunda başkanın sözleri çınlamaya başladı: “Mahkememiz, Yargıtayın bozma kararına uyulmasına, sanıkların tahliyesine karar vermiştir...”

            Evet, tarih 4 Ağustos 1934’tü!..

            O gün mahkeme, önce herkese dörder yıl ceza vermiş, sonra da hepsini serbest bırakmıştı. Neden serbest bırakmıştı? Yattıkları süre cezayı karşılıyordu çünkü. Herkes havalara uçmuştu sevinçten. Hele Nâzım Hikmet çocuklar gibi sevinmişti; karısı Piraye’ye kavuşacaktı, annesi Celile Hanım’a kavuşacaktı, kız kardeşi Samiye Yaltırım’a kavuşacaktı... Yine çok sevdiği dostlarına kavuşacaktı. Mahkeme dosyasında adı Nail Vahdeti diye geçen yirmi dört yaşındaki Nail Çakırhan ise bir yandan seviniyor, bir yandan da düşünüyordu: “Şimdi ben çıkacağım..” diyordu kendi kendine. “Peki, nasıl gideceğim İstanbul’a?.. Param yok, beş kuruşum yok...” Sonra şöyle avutuyordu kendini: “Nasıl olsa komünada para toplanır. Onlarla birlikte ben de İstanbul’a giderim...” Cezaevine döndüğünde iki mahkûm arkadaşı belirivermişti yanında. “Soyguncu Mansur’la idamlık Laz geldiler...” diye anlatıyor Nail Çakırhan: ‘Şunu al!..’ dediler. Hiç unutmuyorum, on beş lira verdiler bana. ‘Yok yahu!’ dedim, ‘Olmaz!.. Gerek yok!..’ Beni çok severlerdi. ‘Şimdi senin paran yoktur, yolda lazım olur!’ diye üstelediler, zorla verdiler. O zamanlar on beş lira büyük para... Sonra ben o parayı gönderdim tabii.”

            O gece Bursa Hapishanesi’nin önüne bir minibüs gelmişti. O minibüsün içinden Avukat İrfan Emin Bey çıktı. Hapisten kurtardığı adamları alıp götürecekti şimdi de. O adamlar da zaten çoktan hazırlanmış, heyecanla bekliyorlardı. Hepsi minibüse binip hep birlikte yola koyulmuşlardı İstanbul’a doğru.

            Uzun sürmüş bir ömrün yeryüzü serüveni bitecek gibi görünmüyordu. Bir ara Nail Çakırhan, bir sırrını söyledi o büyük gazetenin İzmir bürosundan genç muhabirine: “Bursa Hapisanesi benim için bir aydınlanma yeri oldu. Herşeyi ben orada, hapiste öğrendim.” Doksan yaşındaki adamın bu sözleri, genç muhabiri daha çok meraklandırdı, daha çok heyecanlandırdı. Belki de onu araştırmak için yine yollara düşecekti!.. 

 

BİTTİ

YAZARIN DİĞER YAZILARI