TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM

 

NECATİ YILDIRIM

necatiyildirim46 @gmail.com

 

            Ağa Han Mimarlık Ödülleri’ni alanlar belli olunca gazeteciler, Arnavutköy’deki üç katlı ahşap yalının kapısını çalmaya başlamışlardı. Bu tarihî yalıda oturan adam, aldığı ödülle insanların dikkatini çekmişti. Oysa herkes onu hep şair olarak biliyordu. 1930’larda, 1940’larda dergilerde fırtına gibi esmişti. Hatta o yıllarda Nâzım Hikmet’le ortak bir şiir kitabı çıkarmışlardı. Sonra yazın dünyasından kopmuştu nedense. Bir de işin içine baskılar, korkular, yasaklar girince bir zamanlar fırtına gibi esen şair unutulup gitmişti. Şimdi yetmiş yaşından sonra yeniden parlayınca gazeteler peşine düştü. 

            Haber ajansları Ağa Han Mimarlık Ödülleri’yle ilgili haberler geçmeye başlayınca Milliyet gazetesinden Zeynep Oral, Arnavutköy’deki aşı boyalı yalının yolunu tuttu hemen. Yıllardır kültür haberlerini, sanat etkinliklerini izliyordu; artık bu alanın ustalarından olmuştu. Bu arada mimarlık ödülü kazanmış adamla yüz yüze gelince heyecanlandı yine de. Nasıl heyecanlanmasındı? Karşısında eskiden gazetecilik yapmış, hapislerde yatmış bir adam vardı. Sonra mimarlığa dalmış, ardından da uluslararası ödül almıştı. Böyle tanınmış bir kişiyle görüşmek insanın yüreğini hoplatmaz mıydı?

            Son günlerde yalının telefonu susmak bilmiyordu. Nail Bey bu işin hikâyesini herkese bir güzel anlatıyordu. “Ben mimarlık yapmıyorum, ben inşaat yapmıyorum...” dedi Zeynep Oral’a da. Genç gazetecinin kafasını karıştırdı bu sözler. Neden karıştırdı? Adam hem dünyaca ünlü bir mimarlık ödülü alıyor hem de mimarlık yapmadığını söylüyordu. Usta gazeteci, merak edip kulak kesilmişti heyecanla anlatan adama: “Şiir yazıyorum... Kâğıt üzerine değil, toprak üzerine... Yapıların her köşesiyle, şiirin mısralarıyla uğraşır gibi uğraşıyorum. Sözcüklerin yerini ahşap, taş, tuğla, kireç alıyor. Bütün yaptığım bu...”

            O sırada ne düşündüyse Nail Bey gitti, kitapların arasından beş on tane fotoğraf alıp getirdi: “Bunlara bir bak,” diye  uzattı fotoğrafları: “Nedir bunlar?.. Bundan güzel şiir yazılır mı?..” Milliyet muhabiri, tek tek baktı ödül alan evin fotoğraflarına. Çarpıldı, hayran kaldı evdeki geleneksel ahşap kurguya, ahşap işlemelere... Hele çok amaçlı tasarlanmış orta mekâna, bir başka ifadeyle salona ise bayılmıştı, orası zaten tek başına bir şiirdi aslında. “Harika, harika!..” dedi, “Harika ev, harika  şiir!.. Evet, gerçekten kâğıda değil, toprağa şiir yazmışsınız Nail Bey!..”

            Bu sözleri duyunca buruk bir gülümseme belirdi Nail Bey’in yüzünde. O sırada aklına gelivermişti. Ne yazık ki kimileri de evi bile görmeden ateşli ateşli eleştiriyordu: Neymiş, eski evleri kopya etmişti!.. Bu gelişigüzel eleştiriler elbette canını sıkıyordu. “Ben eskiyi kopya etmedim...” dedi Milliyet muhabiri Zeynep Oral’a: “Eski yapı ögeleriyle, günün ihtiyacını karşılayacak bir senteze gittim...” Sonra da şu söz dolandı durdu dilinde: “Ben ne öğrendimse ustalardan öğrendim!..” 

            Ödül haberini duyunca Nail Çakırhan’ı tanıyan herkes şaşırıyordu: “Yahu bu bizim Nail değil mi?” diyordu, “O, şair değil miydi, şiir yazmıyor muydu? Bu mimarlık ödülü nereden çıktı?..” Evet, bu ödül alan ev bir şiirdi, kalıplaşmış kurallara uymayan bir şiirdi; yapısı geleneksel ahşap kurguyla oluşmuştu: Kapılar, pencereler, dolaplar ahşaptı. Taban, çatı, tavan ahşaptı. Çatı örtüsü yerli kiremitti.

            Yıllarca bu şiir kimsenin aklına gelmemişti. Mimarlar düşünmemiş, gazeteciler düşünmemiş, yazarlar düşünmemiş, şairler düşünmemişti. İşte 1970’lerde şair İlhan Berk de kalmıştı bu evde bir gece. Odada ocağın başına oturmuşlar, gaz lambasının sarı ışığında sohbet etmişlerdi sabaha dek. Nesnelere bakmayı seven, nesneleri şair gözüyle yorumlayan İlhan Berk bayılmıştı evin ahşap işlemesine. O zaman bu güzelliğin toprağa yazılmış şiir olduğunu hiç aklına getirmemişti. Yer minderine oturmuş, sırtını yastığa dayamış, hep şunu merak etmişti: “Şöyle biraz içelim... İçelim de Nail Bey’e şiirlerini çıkartırız, okuturuz...”

            Böylece iki şair arasında küçük bir tartışma başlamıştı: Nail Çakırhan, “Hayır, çıkarmam!..” diye gülmüştü. İlhan Berk ise, “Neden çıkarmıyorsun? Ben olsam çıkarırım...” diye üstelemişti. Şair İlhan Berk, nedense adından söz ettirmeyi çok seviyormuş,  “Ben,” dedi, “bir sokaktan geçiyorsam, ‘Bu sokaktan İlhan Berk geçiyor.’ dedirtmeliyim.” Bu canlı reklama Nail Çakırhan karşı çıktı: “Benim için adım önemli değil, yaptığım iş önemlidir.” Sonra da ekledi: “Ben şiirimi çıkardım, ortaya koydum. Ne yazık ki kimse farkında olmadı bunun. İşte bu ev gerçek bir şiirdir!.. İsteyen beğenir, isteyen beğenmez...”

            Ağa Han Mimarlık Ödülleri açıklandığı gün Cumhuriyet muhabiri Yurdagül Erkoca da çaldı Arnavutköy’deki yalının kapısını. Kiremit rengi, tarihî ahşap yalının kapısını yirmi yaşlarında genç bir kız açtı. Güler yüzlü genç kız, “Buyurun, “ diye karşıladı: “Nail amca sizi bekliyor yukarıda...” Genç muhabir, mermer döşeli büyük bir holden geçtikten sonra, iki yandaki geniş merdivenlerden üst kata çıkmıştı. Kimi yüksek mimarların topa tuttuğu adamı kilimlerle kaplı sedirlerin birinde otururken buldu. Nail Çakırhan, “Gel otur,” diye sedirde yer gösterdi genç muhabire: “Otur bakalım, ben de eski Cumhuriyetçilerdenim...” Şimdi binlerce dolarlık ödülü unutmuş, elli yıl önceki Babıali yıllarına gitmişti: “Gazeteciliğe ilk Cumhuriyet’te başladım. Babıali yokuşunun o karanlık, iç sıkıcı hanında, çokçası bir zevkle, bir coşku, geleceğe, yarınlara hep umutla, güvenle bakarak beraberce peyniri, zeytini, helvayı kuru ekmeğe katık ettiğimiz günleri hiç unutmam...” 

            Daha sonra söz dönüp dolaşmış, mimarlık ödülüne gelmişti. Çok tartışılan bu konuyu Nail Çakırhan, bir kere de Cumhuriyet muhabirine anlatmak istedi. “Ben mimar değilim,” diye kafaları karıştıracak sözler etti: “ne bir mimari eğitimden geçmişliğim ne de mimarlık okuluna gitmişliğim var...” Böyle çok içten anlatırken, Cumhuriyet muhabiri Yurdagül Erkoca, “Şiiri niye bıraktınız?” diye sormuştu. Bu soruya, “Hayır!..” diye karşılık verdi Nail Çakırhan: “Şiiri bırakmadım, şiir yazmaya devam ediyorum. Bunu kâğıda değil de toprağa döküyorum şimdi...”

            Neydi toprağa döktüğü bu şiirin özelliği? Bunu heyecanla şöyle anlattı Nail Çakırhan: “Doğa ile bir sarmaş dolaşlık, bir iç içelik var. Hem içerde olmak hem dışarda yaşamak, doğa ile kucak kucağa gibi... İşte evlerde özen var ama özenti yok... Boya var ama boyanmışlık yok... Sadelik var ama gelişmiş, olgunlaşmış bir sadelik, imbikten geçmişçesine... Bu evler yaşıyor sanki, nefes alıyor, nefes veriyorlar...”

            Cumhuriyet gazetesi bu olayı günlük, sıradan bir haber gibi görmedi; çok haksızlığa uğramış, çok çile çekmiş, hep göz ardı edilmiş Nail Çakırhan’ı belleklere yerleştirmek istedi. Bu kez Ali Sirmen’in üstlendiği uzunca bir söyleşi, ikinci sayfada yer aldı. Hemen göze çarpan söyleşide, “Ben 1929’da İstanbul’a geldim...” diye anlatıyordu Nail Çakırhan: “O zamanlar ilk Cumhuriyet’te adım attım gazeteciliğe. Cumhuriyet’ten çok etkilendim. Çünkü bu gazetenin bir patronu vardı ki Yunus Nadi, siz tabii ona yetişemediniz. Yanında çalışan insanların her şeyiyle ilgilenirdi. Ben böyle bir patron az gördüm. Ben Muğlalıydım, o da Muğlalıydı. Bana, ‘Muğlalı’ derdi...”

            Usta gazeteci Ali Sirmen, gazetenin ilk dönemlerine tanıklık etmiş Nail Çakırhan’ı dikkatle dinlemişti. Sonra şöyle bakmış, bakmış da hayranlığını gizleyememişti: “Size,” demişti onca olayın içinden süzülüp gelen adama, “Size zoraki mimar diyebilir miyiz?”  Nail Çakırhan da gülmüş, başını sallamış, sonra da açık yüreklilikle karşılık vermişti: “Evet, hasbelkader mimar oldum ben...”

Diplomasız mimar olduğu için çok eleştirilen Nail Çakırhan, bir de Ali Sirmen’e anlattı toprağa yazdığı şiiri:  “Efendim,” dedi, “bu betonlar, apartmanlar nereden çıktı? Bunlar bizim geleneğimizde yok. Bizdeki apartman kültürü Avrupa’daki en kötülerin kopyaları oluyor. Bunun hiçbir anlamı yok...” Memleketin her yerini saran çirkin betonlaşmaya üzülüyordu. Bu arada memleketi yönetenlerse hiç kulak asmıyordu onun şu çığlığına: “Her yer apartman, her yer apartman!.. İnsanlar yeşile hasret, denize hasret hatta bir avuç gökyüzüne hasret... İnsanlar birbirine yabancı hatta kendi kendine yabancı...”

            Bu çığlığı kimse duymuyor muydu? Elbette duyanlar da oluyordu: İşte savaşımcı bir kuşağın temsilcilerinden Rasih Nuri İleri, “Nail’i ilk tanıdığımda...” diye anlatıyor, “daha partili değil, sempatizandım. O ise komünistlikten sabıkası olan önemli bir şair...” Sözünü kimseden esirgemeyen Rasih Nuri, söz Nail Çakırhan’dan açıldığında onun üstüne toz kondurmuyordu. Şairliğinden de mimarlığından da övgüyle söz ediyordu: “Anadolu’nun klasik mimarisini yeniden yaşatan Nail’in yaptığı evlerde büyük bir şiiriyet var, Anadolu topraklarından doğan geçmişimize dayalı bir şiiriyet...”

            Rasih Nuri Bey, kütüphanesindeki dolaplardan birini açtı, oradan bir dergi aldı: “İşte Nail V. nin son şiiri,” dedi, “Gerçek dergisinde 1945’te çıktı. Sonra elli yıllık boşluk, yazılı şiirden ahşap bina şiiriyetine geçiş. İlk gördüğüm yapıtı, Mina Urgan dostumuzun Bodrum’daki evidir. İlk anda ona hayran kaldım, Nail’in şiirlerini sevdiğim gibi...” Rasih Nuri, dava arkadaşı Nail Çakırhan’ın geleneksel mimariye yönelişine pek akıl erdiremiyordu nedense: “Şüphesiz yazar olarak, şair olarak Nail önemli bir insan, fakat ondan sonra bambaşka bir Nail çıktı karşımıza, bir mimar Nail çıktı.”

            Belki de soylu bir çevrede yetiştiği için Rasih Nuri İleri her şeyde yetkinlik, kusursuzluk arıyordu. İşte böyle titiz biri, şairlerin içinden iyilerini seçmesini biliyordu. “Nail’in,” diyor, “politik görüşleri ve mücadelesi ortadadır, ancak asıl önemli olan onun doğuştan ince bir şair ruhuna, kabiliyetine sahip olmasıdır. Partide şiir yazanlar oldukça fazladır, oysa şair olanlar yalnızca Nâzım Hikmet ve Nail V. dir...” Sonra hayat, bu İstanbul çocuğunu bir Anadolu kentinden çıkıp gelen şairle buluşturmuştu: “Nail benim için çok değişik, önemli bir şairdi. Gençliğimin şairiydi. Aramızda on yaş fark vardı ama aynı çevrede, Babıali çevresinde yaşadık, aynı dergilerde bulunduk, aynı kızı hepimiz çok beğendik.”

            Şair Nail V. nin yazılı şiirden kopuşu, Rasih Nuri İleri’yi çok düşündürmüştü. Mimarlığına hayran olsa bile bu işe nereden bulaştığına şaşırıp kalmıştı. Bu işin gizini de çözemiyordu: “O kadar iyi bir şairin nasıl olur da çok yoğun bir dönemden sonra artık şiir yazmadığını bir türlü kavrayamıyorum... Gerçekten başka şairlerde böyle bir şey olmuş mudur bilmiyorum, ama bıçakla kesilir gibi şiirleri kesilen başka bir şair tanımıyorum...”  Nail Çakırhan’ın bütün evrelerine tanıklık eden Rasih Nuri, aynı yolda yürüdüğü arkadaşından hep hayranlıkla söz ediyordu: “Zaten Nail’in hayatı bir şiir, Halet şiir, şiirleri şiir, evleri şiir, her şeyinde o şiiriyet var Nail’in...”

            Ünlü romancı Yusuf Atılgan’ın “Sevgili Halil Kardeş” dediği Halil Şahan da yakından tanıyordu toprağa şiir yazan adamı: “Nâzım Hikmet’in dava ve şair arkadaşı,” diye anlatıyor: “diplomasız mimar Nail V. (Çakırhan) ile Ula’da üç dört yıl birlikte olmuştuk. Kâğıt oynamadığı zamanlarda Şehir Kulübü’nün bir köşesinde şiir yazardı. Son birkaç gündür ondan bir söz dolanıp duruyor kafamda. Bir şair arkadaşımın Nail abiyle ilgili henüz yayımlanmamış biyografik çalışmasında geçen ‘Ben mimar değil, şairim. Şiirlerimi toprağın üzerine taşla, tuğlayla ve de tahtayla yazıyorum.’ sözü çok önemlidir bence.” Öyle boş konuşmazdı Halil Şahan: “Evet şiir,” diyor, “Mallerme’ye karşın, yalnızca sözcüklerle yazılmaz. Bakıyorum da kimileri, sözcükleri yan yana dizerek, dizeleri alt alta istifleyerek şiire ulaştıklarını sanıyorlar. Şiir yalnızca biçim oluşturmak değildir. Unutmayalım ki şiir; yüce, büyülü, özgün bir yaşantı kurmaktır. Son olarak şunu da söylemek isterim: Şiir yalnızca söz sanatı değildir. Bu, Nail V. nin uzun yaşamından süzdüğü bir gerçekti.”

            Toprağa şiir yazan adam, yetmiş yıldır kafasında yepyeni bir köy düşlüyordu. Gözünde, gönlünde hep tütüyordu o köy. Öyle ki kimi zaman uykuları kaçıyor, gece yarıları kalkıp oturuyordu. Bütün derdi insanları büyüleyen, mutlu eden bir köy kurmaktı. İşte aldığı mimarlık ödülü onu yüreklendirmiş, heyecanlandırmıştı. Şimdi Gökova Körfezi’nin yamacında o köyü yaratmak için kolları sıvayacaktı.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI
AYDIN HAPİSHANESİ haberi

AYDIN HAPİSHANESİ

AYDIN HAPİSHANESİ
AYDIN HAPİSHANESİ
BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ haberi

BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ

BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ
BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ
NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA haberi

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA
NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA
TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM haberi

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM
TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM
GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?.. haberi

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..
GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..
GÖKOVA’DA BİR KÖY DOĞDU haberi

GÖKOVA’DA BİR KÖY DOĞDU

GÖKOVA’DA BİR KÖY DOĞDU
GÖKOVA’DA BİR KÖY DOĞDU