Söz Yine Marsyas’tan Açılmışken…

 Söz Yine Marsyas’tan Açılmışken…

Devrim Gazetemiz yazarlarından İbrahim Ergin büyüğümüz, 10 Nisan 2017 tarih ve “Marsyas Efsanesinin Muğla İle İlintisi” başlıklı yazısında, “MUĞLA” adını Marsyas Efsanesine dayandıran sayın Ömer Kamil Yılmaz adlı Erzurumlu yazarın, “İlk Beyler” kitabından alıntılar yapmış… Sayın İbrahim Ergin şöyle yazmış: “…Güya Marsyas adlı çoban, günün birinde Çine Çayı olmuş da, giderek bu isim ‘Muğla’ olarak söylenmeye başlamış… Bu görüş doğru olmasa bile, Ege’nin ünlü efsanesi Marsyas’ın okuyucuyla yeniden buluşması bakımından faydalı olmuştur… Tarih boyunca Muğla’nın çeşitli adları vardır; Mabolla, Alinde, Moğola bunlar arasındadır… Bize kalırsa, yaşadığımız kent Muğla’nın adı ya Moğola’dan, ya da buraları fetheden Kılıçarslan’ın komutanı MUĞLU Beyden gelmiş olabilir…” diyordu…

Yazının sonuna doğru da; “… Sonuçta Tanrı Apollon, Marsyas’ı bir zeytin ağacına astırır, diri diri derisini yüzdürür… Marsyas’ın ölümüne üzülürken; kayaların, Afyon’un DİNAR İlçesi’ndeki ‘Suçıkan Mağarası ‘ çevresindeki kayaların gözyaşları, bugünkü Çine Çayı’nı oluşturduğu söylenir… Başka bir söylenceye göre, Marsyas’ın gözyaşlarından oluşan Çine Çayı, günümüzde Muğla-Aydın sınırları içinde ve Büyük Menderes Nehri’ne dökülen bir akarsudur…” diyordu…

Siz hiç, Dinar’dan Çine’ye doğru akan bir dere ve nehir gördünüz mü?  Madem Marsyas zeytine asıldı; Dinar mı zeytinci kentidir, Çine ve Yatağan dolayları mı?

Arkadaşlar, ben bu konuyu Ege’de tek başvuru kaynağımız olan Prof. Dr. Şadan Gökovalı büyüğüme danışarak defalarca yazdım: “Muğla adı, Karia dilinde ‘Kadınlar Ormanı’ demekmiş ve bu İlimizin adı da oradan geliyormuş” dedim…

Bir başka yazımda; “Bizim bu yörede geçen Marsyas Efsanesini Dinarlılar sahiplenmiş, Çine Çayı’nın efsanelerdeki adı ‘Marsyas Çayı’ olarak geçer, bu çayın Dinar ile ne alâkası var!? Çine Çayı’nın en büyük kaynakları da Bozüyük-Pınarbaşı Çayı, Kavaklıdere-Sarı Çay ve Bencik Çayı’dır… İçeriğine bakınca, bana bu efsane Bozüyük-Pınarbaşı dolaylarında geçmiş gibi geliyor? Yatağan ve Çineliler olarak uyumuş ve efsanemizi kaptırmışız” diye anlattım…

Hatta bir yazımda; “Hani, bütün devlet yönetimi ve ordusu kadınların elinde olan şu meşhur Amazon Kadınları Efsanesinin yerini, ne diye Karadeniz veya Çanakkale kıyılarında arıyorsunuz? Gelin de onları, zati adı ‘Kadınlar Ormanı’ olan Muğla kıyılarında arayınız” demiştim… Yani ben bunları, Güldür Güldür Şov’un meşhur Şevket Hocası gibi defalarca anlatmıştım!.. İlimizin Tarihçileri ve Yöneticileri bunlara sahip çıkmazsa, ben ne yapayım ki!?

Bazı okuyucularım bu söylenceleri okuyunca; “Bana ne ulan Milattan Önceki 3.000-4.000 yıllık olaylardan? Marsyas denen çoban Dinarlı olsa ne olur, buralı olsa kaç yazar!? Toprak altında bir taş heykel, bir gümüş para bulan herkes, çakı bulmuş çocuklar gibi seviniyor!.. Geçin bu safsataları da, bana bugünü anlatın!..” diyebilirler…

İyi de, dününü bilmeden bugün nerede olduğunu, yarınına ne gibi bir yön vereceğini nasıl bileceksin!? Bunlar için bize hep Tarih ve Efsaneler (Söylenceler) yön verirler… Eğitimsiz, çapsız, ot gibi yaşayan ilkel kafaları bir kenara koyarak, en azından şunları düşününüz: Dünyada eğitim ve kültürden nasibini almış ülkelerin insanları sürekli kazılar yapıyorlar, çıkan eserleri de gözleri gibi koruyorlar… İlkel insanlar ise (IŞİD gibi) bunları yakıp-yıkıyorlar… Ülkelerin en seçkin ve en zengin insanları müzayedelerde tarihi heykellere, tablolara, eşyalara, silâhlara, birer servet ödeyip de sahip oluyorlar!.. Geçen yıl şişko Kraliçe Victoria’nın kaput donu bile 24 Bin dolara satıldı… Bu insanlar enayi mi?

Son söz olarak diyorum ki; herkes kendi tarihini bilmeli, ona sahip çıkmalı, bu önemli araştırmaları da bu işin ehli olan insanlar yapmalıdırlar   
YAZARIN DİĞER YAZILARI