“Bİ DAGGE, NEREYE ALIG GİDEN ENDENE? ACIGDAN AAYİLE GELİYORU!”(Muğla ağzı)

 Bİ DAGGE, NEREYE ALIG GİDEN ENDENE? ACIGDAN AAYİLE GELİYORU!”(Muğla ağzı)

 MEŞHUR kişiler genellikle; televizyon, sinema, sanat ve siyaset çevresindendir. Önemli bir kısmı; mutlu, sevinçli, heyecanlı görünür. Tebessüm eden yüzleri vardır. Ama gerçek yüz, gülen yüz’ün arkasındadır. Pek çoğunun yaşamı programlıdır. Randevusu dışında bir yere gidemez, rastgele biriyle konuşmaz, eğer konuşmak zorunda ise rastgele bir yerde oturamaz. Sohbeti zamanlıdır, herhangi bir kişiye uzun süre ayıramaz. Ayırırsa bu bir istisnadır. Huzurlu uyumaz, parmaklarını şakağına dayayıp düşünemez, hayal kuramaz ve başını dinleyemez.

 CEBİNDE para taşımaz, bu muhasebeci ve sekreterin ortak görevidir. Çünkü zamanı; randevular, görüşmeler, konuşmalar TV programları, sosyal yaşamla ilgili konulara ayrılmıştır. Çeşitli toplantılar, davetler, röportajlar, kokteyller, sergiler, yardım amaçlı çalışmalar, dernekler ve bağışlar angın yaşamın vazgeçilmez şartıdır.

 ÇALIŞANLAR dışında korumalı konuta, çat kapı girip çıkan olmaz. Telefonda kimseye “Alo” demez, sekreteri “…toplantıda!” atlatması ile görüştürmez. Formunu korumak için her şeyi yemez, iştahı olsa da ekmeğini yemeğin suyuna bandıramaz, çok özlediği anne yemeğini yese bile tabağı sıyırmaz, o nedenle, yediği yemek bedenine sinmez. Çarşıda pazarda dolaşmaz, hısım akrabasını ziyaret eder ama hâl hatır sorup muhabbet edemez. Çünkü ünlü kişinin yaşamına müdahale eden egemen kurallar, özgürlük sınırlarını sıkı sıkıya denetler.

 ÜNLÜ olmak sadece kişiye özgü değildir. Lokantalar, yemekler, marka giyimler, süper mağazalar, lüks oteller, otomobiller, müzeler, sanat eserleri, doğasının güzelliği nedeniyle ilgi çeken alanlar ve tarihi ören yerleri de bu nedenle revaçtadır.

 TAŞRADA, küçük dükkânında sattığı yiyeceğin ünlü olduğunu her müşterisine sözlü olarak belirten; lokanta işletmecisi veya dönerci veya köfteci, kebapçı, pideci ve tatlıcılara zaman zaman rastlanır. Yanı sıra göç edip, işyeri açtığı şehirde, tanınma levhasına; hemşerileri için il adını, para için “Meşhur” sıfatını yazdırıp, asan esnaf, hayalindeki büyük işletmeyi bu basit reklam projesi ile erişmek istemesi birinci sıradaki amaçtır.

 PARA; hayaldeki güzel edinimlerin, yüksek yaşam standardının, gücün ve imkânlarının elde edilmesindeki olmazsa olmazdır. Bu nedenle meslekte farklı ve meşhur olmak tek çaredir! O halde; adı için, tadı için ve farkı için festival yapılan Muğla tarhanasının da “Meşhur” sıfatını dar çevreden değil, geniş toplum kitlesinin desteğinden alıp ün’lenmesi nihai hedef olmalıdır. Bunun için, ürünün tescil ettirilip market raflarındaki ambalajlı şekli ile: Yapılışı, katkıları, besin değeri, özellikle pişirilmesindeki “şekil şartı” ve diğerleri belirtilerek el emeği, natürel Muğla tarhanası aranır hale getirilmeli, festival de mükemmelleştirilip sürdürmelidir.

 ÇOCUKLUK yıllarımda “Meşhur” sözcüğünü, henüz okula gitmeden duymuştum. Yaşlı insanlarımız; emeklilikten sonra Muğla’ya yerleşenlerin, yerleşme nedenini, yerel ağızla: “…Moğlamızın; havası meşhur, suyu meşhur, bööle angılı memliketden neriyi gidilii?” diye kendi kendine sorar, bu vesileyle de övünürdü. Oysa bir ömür boyu gördüğü şehir, sadece Muğla idi. “Evi, komşuları, mahallesi, yaylası ve Perşembe günü Kurşunlu camii çevresinde kurulan pazarı… Yaşlı Muğlalı için başka veri yoktu. Ve bu görgüsü ile ebediyete göçerdi. O yıllardaki yaşlının gözünde, şehrimiz: “Havası, suyu, bi hurum taharnası, işde Türkiyemizin güzee Moğlası…” şeklinde değerlendirilirdi. Çünkü öz’ünde: “Bıgırık gaba hamırlısı, bi gaşık taharnası” onun Muğla sevgisi ile yaşamını sürdürmesine yeterdi. Çünkü yüreğinde: “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ille de vatanım demiş.” benzetmesindeki gibi “Güzee Moğla” vardı.

 OYSA Muğla, 1950’lerde bile kuş uçmaz, kervan geçmez bir şehirdi. Yazın sokaklarında in cin top oynar, yaylaya göçmeyen ailelerdeki, genç ve yaşlı hanımlar akşam hava iyice kararmadan pürüntüsü ile; Hükümet konağının, Halkevinin ve Atatürk ilkokulunun duvarına oturup geleni geçeni seyrederdi. Bu, Muğla hanımlarının bir kısmı için tarzdı! Genç yurttaş yazlık sinemaları doldururken, orta yaş grubunun tercihi belediye parkıydı. Park alanı ve işletmecinin masa sandalye sayısı müşteri talebini bazen karşılayamazdı. Bu nedenle ailenin, park’a erken gönderdiği yaşlı üyesi, havuzun önünden bir masa “Gapar!” otururdu. Diğer üyeleri gelinceye kadar o masa ve sandalyeleri korurdu. Bu arada, boş sandalye bulamayan bir başka hemşerimiz, gidip o masadaki sandalyelerden birini izinsiz almaya kalkışırsa, yaşlı hemşerimiz, Muğla ağzıyla tepki gösterir: “Bi dagge! Nereyi alıg giden endene? Acıgdan aayile geliyoru!” yanıtı ile sandalyeyi geri alırdı.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI