NÂZIM'IN İZMİR'E DÖNÜŞÜ


İzmir, 1925.

Şehir, henüz kül rengi kederini üzerinden atamamış, büyük yangının taze fısıltılarını taşıyordu koynunda. Yanık kokusunun deniz tuzuna karıştığı o kırık dökük sokaklarda, zengin mahallelerin sessizliğine sığınmış 23 yaşında bir gölge yürüyordu.

Polisin gözünden saklanan, fakat hayatın tam kalbine doğru hışımla çarpan genç bir adam: Nâzım Hikmet.

Yıllar sonra "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim" romanında “Ahmet” adıyla can bulacak o delikanlı, Ege’nin mavi bağrına bakarken zaferin şanlı atlılarını değil, o atların gölgesinde unutulan adsız insanları sorguluyordu:

“O süvari şimdi nerededir? Bir çiftlikte ırgat mı, yoksa bir yarıcı mı?”

İşte Nâzım tam olarak bu incelikti. Muazzam destanların ortasında adsız bir neferin gözlerindeki çamuru ve umudu görebilmek...

Tarihin büyük kahramanlık anlatısının ortasında bile gözünü sıradan bir insana çeviren şair.

Fakat 1925’in Türkiye’si bıçak sırtıydı. Takrir-i Sükun’un gürültüsünde sosyalistler susturuldu, gazeteleri kapatıldı, tutuklamalar fırtınası başladı. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin gıyabi 15 yıl mahkumiyeti, şairi doğduğu topraklardan sürecek o uzun, sancılı seyrüseferin ilk ivmesiydi.

İzmir artık sadece deniz ve güneş değildi.

Firarın, gençliğin ve sılanın ilk kanayan yarasıydı.

Sonra devasa bir ömür aktı zamanın nehrinden. Bursa’nın taş duvarları, Piraye’nin gözleri, Moskova’nın beyaz soğuğu, Vera’nın saçları, ağır hapisler ve tükenmez bir memleket sevdası...

Hayatının son düzlüğünde kendi küllerine dönüp bakarken kaleme aldığı o esere önce tek bir kelime fısıldadı:

Romantika.

Sonradan  "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim" adını alacak romanın ilk adıydı bu. Üstelik romanın zaman örgüsü İzmir’de başlıyor, uzun bir hayatın içinden geçtikten sonra yine İzmir’e dönüyordu.

Romantika, basit bir aşktan öte; karanlığın en zifiri anında bile daha güzel, daha doğru, daha adil ve daha özgür bir dünyanın mümkün olduğuna dair o kırılmaz, naif inançtı.

Aradan bir asır geçti.

3 Haziran 1963’te Moskova’da kapı eşiğinde duran o yorgun kalp, yolculuğu bitirmedi; sadece biçim değiştirdi. Beden toprağa düştü fakat ses, mürekkep ve ruh vatanına geri döndü.

Bugün, Nâzım’ın bir zamanlar kaçak adımlarla arşınladığı İzmir, şairi görkemli bir vefayla karşıladı.

Kültürpark Atlas Pavyonu’nda, M. Melih Güneş’in küratörlüğü, Ünal Ersözlü’nün direktörlüğü ve Ömer Durmaz’ın tasarımıyla hayat bulan “ROMANTİKA / Bir Ömrün Seyrüseferi”, fuayesiyle birlikte 15 salona yayılan 2 bin 125 metrekarelik devasa bir hafıza mekânı.

Üstelik bu bir “Nâzım Hikmet’in hayatı” sergisi değil sadece.

Bir insanın dağıldığı coğrafyalardan yeniden toplanması.

Türkiye’den ve dünyanın farklı yerlerinden arşivler açıldı. Rusya Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nden Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na, Moskova Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’ndan Ara Güler Arşiv ve Araştırma Merkezi’ne uzanan büyük bir hafıza ağı kuruldu. Oğlu Mehmet Hikmet’in Fransa’daki evinden ve Nâzım’ın Moskova’da yaşadığı evden belgeler, kişisel eşyalar, el yazmaları, mektuplar ve sanat eserleri şimdi İzmir’de sergileniyor.

Ve ziyaretçi sadece şair Nâzım’la karşılaşmıyor.

Ressam Nâzım’la da karşılaşıyor.

Sergide onun kendi elleriyle yaptığı resimler var. Yanlarında Abidin Dino’nun, Avni Arbaş’ın, Jak İhmalyan’ın, Doris Kahane’nin ve Natalya Gonçarova’nın dünyasından seçkiler... Sedat Girgin’in özellikle bu sergi için hazırladığı eser de bu görsel hafızaya ekleniyor. Edebiyat resme, resim fotoğrafa, fotoğraf sinemaya karışıyor; heykel, film ve tasarım aynı hayatın başka başka dillerine dönüşüyor.

Ara Güler’in objektifinden Nâzım’a bakıyorsunuz.

Sonra Vera’nın sakladığı belgelere...

Sonra bir mektuba.

Bir el yazmasına.

Bir kitaba.

Bir fotoğrafa.

Bir kişisel eşyaya...

Ve bütün bunların arasında serginin belki de en dokunaklı mekânlarından biri çıkıyor karşınıza.

Nâzım Hikmet’in çalışma odası.

Moskova’daki yaşamından izler taşıyan, kişisel eşyalarının yer aldığı çalışma odası sergide yeniden kurulmuş. Bir anlamda yalnızca eşyalar değil, şairin çalışma hali de İzmir’e taşınmış.

İşte insan orada durunca Nâzım'ın “mavi gözlü dev”liğini bir anlığına unutuyor.

Çünkü çalışma odaları insanları küçültür.

Büyük şairleri bile.

Bir masa vardır.

Bir sandalye.

Kâğıtlar.

Eşyalar.

Ve o masanın başında bir zamanlar herkes gibi yorulan, herkes gibi bekleyen, herkes gibi sevdiği insanları özleyen bir adam...

Serginin gücü de biraz burada.

Nâzım’ı mermer bir kaidenin üzerine çıkarıp bize uzaktan seyrettirmiyor. Tam tersine kaideden indiriyor; masasına, mektuplarına, resimlerine, dostlarına, aşklarına ve gündelik hayatına geri götürüyor.

Çünkü küratör  Melih Güneş’in kurduğu anlatı, baştan sona bir kronolojinin peşine düşmüyor. Amaç, Nâzım’ın hayatını doğumundan ölümüne tarihlerle sıralamak değil; farklı dönemlerden kalan parçaları yan yana getirerek hâlâ yaşamaya devam eden bir Nâzım’ı görünür kılmak.

Bu küratöryel hafızaya sergi direktörü Ünal Ersözlü’nün gazeteci gözü ve hikaye anlatıcılığı da eklenince, 15 salon arasında yürümek bir müzede dolaşmaya değil, Nâzım’ın hayatının sayfaları arasında gezinmeye dönüşüyor.

Bir salonda şair.

Ötekinde ressam.

Bir başkasında sevgili.

Sonra mahpus.

Sonra sürgün.

Sonra dost.

Sonra baba.

Sonra memleketinden binlerce kilometre uzakta hala Türkçe düşünen bir adam...

Ve bütün bunların üzerinde tek bir isim:

Nâzım.

Bir vitrinin arkasında, üzeri mürekkeple çizilmiş, tashihi yapılmış tek bir el yazmasına baktığınızda efsane silinir; geriye üşüyen, özleyen, âşık olan, etten ve kemikten bir insan kalır.

Şair ölmüş, el durmuş, kalem susmuştur; ama o kağıda değen ilk kelime zamana meydan okumaya devam eder.

Sanatın insanoğluna sunduğu en zarif mucize de budur.

Ölümlü bir elden, ölümsüz bir çığlık koparmak.

Şimdi 1925’in kaçak Nâzım’ı ile 2026’nın ölümsüz Nâzım’ı Atlas Pavyonu’nun eşiğinde göz göze geliyor.

Biri yaşayacağı fırtınadan habersiz, diğeri bütün fırtınaları göğüslemiş...

Aralarında hapishaneler, aşklar, ayrılıklar, sürgünler, şiirler ve bir ölüm var.

Ama baktıkları körfez hala aynı mavi.

Ne muazzam bir tecelli...

1925’te bu şehirde görünmemek için gölgelere sığınan Nâzım Hikmet, yüz yıl sonra İzmir’in en aşikar hakikati olarak evine dönüyor.

Bir asır önce saklanıyordu.

Bugün 15 salon ona yetmiyor.

Hoş geldin Nâzım.

Bu kez gölgelere değil, sonsuzluğa yürüyorsun.

SERGİ KÜNYESİ

Sergi Adı: NÂZIM HİKMET / Romantika: Bir Ömrün Seyrüseferi

Yapım-Yönetim: Folkart

İş Birliği-Ev Sahipliği: İzmir Büyükşehir Belediyesi

Direktör: Ünal Ersözlü

Küratör: M. Melih Güneş

Sergi Kimliklendirme ve Tasarımı: Ömer Durmaz

Danışman: Volkan Severcan

Sergi Yeri: Atlas Pavyonu, Kültürpark, İzmir

YAZARIN DİĞER YAZILARI