SİZ EN İYİSİ…

 

                Bazılarımızın üstlendiği görevin gereklerini yerine getirme konusundaki vurdumduymazlığı, boş vermişliği bazen insanı çileden çıkarıyor. Bazen de “gülsem mi yoksa ağlasam mı” türünden bir ikileme sürüklüyor.

                Epeyce bir süre önceydi. Sorunun çoğu kez çözülmediğini bilirim ama gene de dayanamadım. Belediyenin ilgili birimine telefon ettim. Hizmetlere ilişkin bir yakınmam vardı. Görevli Bayan: “Siz en iyisi şu numaraya telefon edin,” diyerek bir telefon numarası verdi. O numaraya telefon ettim. O numaradaki görevli de “daha iyisi” olduğunu söylediği bir numara verdi. Ben vazgeçmek niyetinde değildim. Oraya da telefon ettim. Artık verilen telefon o ana kadar aldıklarımın “en iyisi” ydi. Ne oldu dersiniz? Meğerki ilk telefon ettiğim yermiş. Ben bilmeden başlangıçta “en İyisi”ne telefon etmişmişim.

                “Yazıklar Olsun!” diye kapattım.

                Anlattıklarım şu veya bu belediye başkanının dönemi ile ilgili değil. Şunu veya bunu suçlamak da istemiyorum. Dile getirmek istediğim, içimizdeki insan… Biz siz veya ötekiler…

                ORADAN ORAYA…

                Gene bir süre önceydi. Kuşadası kent içinde bir arkadaşımla çevre yolunda ilerliyorduk. Önümüzde bir şehirlerarası otobüs var. Şoför yardımcısı, bir anda kullanılmış plastik bardak ve su şişesi dolu bir mukavva kutuyu kapıyı açıp caddeye bırakıverdi. Kaza yapabilirdim. Direksiyonu ani kırıp yola devam ettim. Ne var ki olay ikimizin de zoruna gitmişti. Bu kadar da olmazdı.

                Yakındaki trafik büro amirliğine gittik. Otobüsün plakasını vererek olayı görevliye anlattık.“Kent içinden belediye zabıtası sorumludur,” diyerek bizi Belediye Zabıta Amirliği’ne yönlendirdi. “Burası çevre yolu sizin görev alanınıza giriyor,” diye karşı duruşumuzun yararı olmadı.

Ne olduğunu tahmin etmişsinizdir. Oradaki memur da: “Karayolu olduğu için trafik amirliğinin görev alanına giriyor,” diyerek Trafik Amirliği’ne gitmemizi istedi. Söylenmelerimiz boşunaydı. Görevin sahibi yoktu. Amirler ise sürekli “toplantı” dadırlar. Onlara zaten ulaşamazdık.

                Başka komik çözümler de var. Şimdi Antalya’da avukatlık yapan bir arkadaşım, arabasıyla karayolunda ilerlemektedir. Öndeki arabadan ansızın boş bir kola kutusu atılır. Atılan nesne arkadaşımın bir an bocalamasına neden olur,  arabayı izler, kırmızı ışıkta durduğunda yanına sokulur.

                “Beyefendi, biraz önce arabanızdan boş bir kola kutusu yol üzerine atıldı, kaza yapabilirdim.”der. Der demez de direksiyondaki kişi yanda oturan kadına,

                “Be kadın ben sana onu atma demedim mi?” diyerek bir tokat atar. Arkadaşım neye uğradığını şaşırmıştır. Daha büyük bir “aile faciası (!)” na tanık olmamak için olay yerinden uzaklaşır.

            İZMİR’İ BERABER YÖNETELİM

            Yüksel Çakmur’un Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemdi. Hatay-Üçyol’dan geçiyordum. Eşrefpaşa tarafındaki yüksek duvara 6-7 m2 tahmin ettiğim büyük bir pano asılmıştı. Ofset baskı panoda Sayın Çakmur, elindeki telefon almacını kulağına dayamıştı. Gülümser bir yüzle bize bakıyordu. Teklifi “İZMİR’İ BERABER YÖNETELİM” di. Gene kocaman rakamlarla iki telefon numarası yazılmıştı. Bunlardan birini not ettim.

                Birkaç gün sonrasında bir yakınmamı iletmek gereği oldu. Sanırım birimin o zamanki adı : “Halkla İlişkiler” bürosuydu. Telefona çıkan bayana isteğimi anlattım. “Efendim, şu anda yetkili burada yok.” dedi. “ Sizin ne amaçla oradasınız?” dedim. “Ben görevliyim,” diye yanıt verdi. Yetkilinin ne zaman geleceği belirsizdi.“Peki siz görevli olarak not alsanız da yetkiliye iletseniz olmuyor mu?” dedim. “Hayır, olmuyor efendim,” diye yanıt verdi. Son sorumdaki ironiyi bile anlamaktan acizdi.

                Bu panodan kaç adet hazırlatılmıştı, şehrin hangi köşelerine ne kadarı asılmıştı, maliyeti neydi? Oldukça yüksek olduğunu tahmin edebiliriz. Amaç çok güzeldi, kenti elbette beraber yönetmeliydik. Ne var ki Sayın Başkan o büroya “sorumluluğunun bilincinde” birini getirip oturtamamıştı.

                Sayın yetkililerimiz birçok kez, büyük projelerin peşinde koşmaktan kılcal damarlardan gelen küçük istekleri izlemeye vakit ayırmıyorlar. Ya da onları saptayıp değerlendirecek mekanizmaları kurmakta başarılı olamıyorlar.

                Oysaki bu küçük istekler birikerek çığ gibi büyüyor ve onların politik geleceğini belirliyor.

                Ben gene de yakınmalarımı telefonla e-posta ile iletmeye devam ediyorum. İleride bir gün de onların ne olduğunu yazacağım.

YAZARIN DİĞER YAZILARI