"DOLU DİZGİN"

 

"DOLU DİZGİN"

 

- "Kimdir bu adam?..."

- "Bu da nereden çıktı şimdi?"

- "Mimarlıkla ne alakası var bu adamın?".

- "Ne demek geleneksel anadolu mimarisi ?."

- "Bugünün mimarisi bu çağa aittir, moderndir, evrenseldir."

- "Ahırdan bozma ev çağdaş ve evrensel olabilir mi?"

- "Ahır mimarisinden çağdaş uygarlığa ulaşmak mümkün mü?"

- "Mimar  bile olmayan birine mimarlık ödülü mü verilir?"

- "Bir mimarlık ödülü ancak bir mimara verilebilir."

- "Ağa han ödülü de öyle..."

Olay 1983 yılında geçer.

O yıllar Akyaka henüz yerleşime açılmamış, kimsenin bilmediği,  denizle orman arasına sıkışmış, çam ağaçlarının gölgesinde küçük bir kıyı köyüdür.. 

Bu tarihten yaklaşık on yıl kadar önce, 1970 yılının başlarında dünyanın geniş bir coğrafyasında

dolu dizgin at koşturmuş, artık biraz dinlenmeyi  özleyen yorgun Nail Çakırhan, doğup büyüdüğü

bu topraklara, Gökova'ya geri döner.

Hayat arkadaşı, kavga arkadaşı karısı ciddi bir rahatsızlık geçirmiş, Nail Çakırhan'ın yorgun bedeni bir yerlerden ses vermeye başlamıştır. Doktorlar artık dinlenme zamanını geldiğini söylemekte, atını bir köşeye bağlamasını tavsiye etmektedir.

Nail Çakırhan işte böyle bir zamanda gelir Akyaka'ya.  niyeti, denizle göğün, ormanla ovanın buluştuğu, kimsenin yolunun düşmediği  bu kıyı köyünde küçük, mütevazı bir köy evi yapmaktır..

Nail Çakırhan yorgundur. Yaşı altmışa varmış,  yelelerine kır düşmüştür.Yıllar sonra yeniden ayak bastığı bu topraklarda şimdi çocukluğunu aramaktadır. Belki doya doya yaşayamadığı, belki yaşamaya doyamadığı, burnundan kokusu, gözünden renkleri, dudaklarından tadı  gitmeyen çocukluğunu aramaktadır.

Ahşap saçaklı, oyma işlemeli, peri bacalı evini aramaktadır.

Avlusunda koşuşturduğu, kuyusundan su çektiği, ambarından bademli sucuklar aşırdığı, çardağında ayran içtiği, taşlığında ceviz kırdığı, bir ağaçtan diğerine, bir daldan öbürüne  atlaya sıçraya hayaller kurduğu, büyükannesinin koynunda peri masalları dinleyerek uykuya durduğu, dedesinin elinden tutup kuzulu kapıdan geçerek çarşıya gittiği, o evi, o evin kokusunu, o evin büyüsünü, o evin masalını, hasılı çocukluğunu aramaktadır.

Özlemini çektiği, içinde yoğrulduğu, burnundan kokusunu gideremediği  o evi yapmak ister dinlenmek ve çocukluğuna yatmak için...

Bu onun yaşamı, bu onun  yaşam kültürü değil midir?..  Kim ne diyebilir ki bu özleme?..

Nail Çakırhan, hemen oracıkta, yanı başında uzayıp giden çam ormanlarının mis gibi deniz  kokan sarı, serin tahtalarından, yaşama yoldaş, doğaya eş üç göz oda yapar... önünde taşlık, yanında kuzulu kapısı...

O yalnızca çocukluğunun evini yapmıştır, basit, yalın, belki de sıradan,  sadece kendisi için...  Hepsi o kadar....

Bu kadar gürültüye ne gerek var...  desek... diyemeyiz...

Çünkü, Nail Çakırhan, harcını dolu dizgin yaşamında karmıştır bu evin... Ahşabını mahpushane duvarlarının çatlaklarında işlemiş, ışığını beyninde yoğurmuş, karanlığını  (kuytuluğunu)  yalnız  gecelerinde boyamıştır.

Bir ömür desek, bir ömür yetmez.  Nereden baksan, Alacahöyüklerin, Çayönü'nün, Karatepe'nin, Ula'nın, Muğla'nın hasılı Anadolu'nun öz yaşamıyla, öz kültürüyle, onun ruhuyla çatılmıştır bu çatı.  Bir yumak gibi hepsi, iç-içe,  sarmaş dolaş...  Nail Çakırhan, Anadolu, doğanın ve insanın var ettiği değerler ve çağdaş dünya... yani bir bakıma, bir uygarlıklar manzumesi...

Bu karışım yıllar yılı bir potada yoğrulur,  hal hamur olur, birbirinin içine girer, bir usta elinde şekillenir, fazlalıklarından arınır, basit, sade, yalın, kolay anlaşılır bir cümleye dönüşür.

Buna ister bir ev deyin, ister bir düşünce, ister bir felsefe... Tanımın tarifin öyle çok bir önemi yok. Bu bir oluşum, bu bir kıvam, bu bir öz işte;  ağacın özü gibi, insanın özü gibi, yaşamın özü gibi bir şey...

İşte bu özü, birileri, ta dünyanın öbür ucundan görür, hisseder, yüreği yerinden oynar, ellerinde var olan bir taktir beratını, bir aferimi getirir sunarlar Nail Çakırhan'a....

Of ki of... Memlekette yer yerinden oynar...

"Nasıl olur da mimar bile olmayan birine mimarlık ödülü verilir?"

"Nasıl olur da ahırdan bozma bu ev mimari değerlere örnek gösterilir?.."

"Nasıl olur da !..   Hem bunca biz varken..."

Feryat-figan... Bağrış-çağrışın duru durağı yok...

Tepinenlerin sesi arş-ı alaya varır.

Yer yerinden oynar...

Kimdir bu nail çakırhan?...

 

Nail Çakırhan böyle kuru gürültülere papuç bırakacak adam değildir aslında... dolu dizgin yaşamında etinden et koparılmış gene de boyun eğmemiş, kimselere temannah etmemiş, doğru bildiğinden şaşmamış, gözünü hiç bir budaktan, sözünü hiç kimseden sakınmamış. Ama, gel gör ki bu iş başka... Birileri, iyi iş yapmışsın, aferim deyip  sırtını sıvazlıyor, şükranlarını sunuyor... Birileri de bu da iş mi, asıl aferini ben hakettim demeye getirip, bu da kim yahu diye ayağa kalkıyor...

Ona ne laf düşsün... Kendini övecek değil a...  "Bu aferini ben istemedim ki"  diyor yalnızca, bir kenarda, sessiz, mahcup, sıkılgan...

İyi de, kim peki bu Nail Çakırhan?..

Aslına  bakarsan belki yok öyle biri.  Belki bizimki yalnızca bir yanılsama, bir sanrı... Belki o yalnıca bir masal kahramanı... Gerçek değil... Belki de o, kaf dağının ardında  periler ülkesinde  yaşarken dolu dizgin çıkıp, Gökova'ya düşüvermiş bir keloğlan...

Bakmayın  şimdilerde kır düşmüş, rüzgarda uçuşan kuzguni yelelerine... Yeleler de onun değil aslında. O da doruklarda boynuna dolanmış bir rüzgar...  Kimileri de der ki, dor atından karışmış, rüzgar olmuş yeleler...

Hasılı, zaman öyle bir sarıp sarmalamış ki keloğlanı, başındaki, saç mı, yele mi, yel mi, rüzgar mı bilinmez,  hele hele şimdilerde kuzguni-kır bir delimemet'e dönüşmüş,  sakar yaylasının eteklerince  dolu dizgin uçuşup durur...

Gahi keloğlan, gahi deli dumrul,  gahi birbirine karışıp del'oğlan olur, hasılı hepsi bir Nail Çakırhan'dır, rüzgarı doldurmuş yenine, deniz-dağ, step-bozkır savrulur dolu dizgin.

                                     x                     x                        x

Büyük-annelerden bir yaşlı bilge vardı, adı Nefise... Nefse teyze derdik ona. Kafkas'a şehit vermiş oğlunu, bağrı yanık, gözü yaşlı, boynu bükük...

Periler ülkesinde diye  başlardı masallarına...

Zamanın birinde periler ülkesinde bir keloğlan varmış...

Dalar giderdim periler ülkesine...

Periler ülkesi bir mutluluk diyarı,  sanki bir cennet...

Yanımız yar, üstümüz yıldız, altımız ova... Yukarıdan bakardım Gökova'ya...

Gökova sanki bir periler ülkesi. Gökova sanki bir cennet...  Boylu boyunca tuba ağaçları, boylu boyunca İrem bağları...

Ova denizle kucaklaşmış,  deniz ormana sarmaş... Gök, hem denize hem yeşile,  hem ağaca karışmış... Çanları şıngır-mıngır, çanları langur-lungur develer geçmekte ovayı bir baştan, bir başa...

Gökova'nın bir tek uçuşan perileri eksik.

Belki onlar da var mıydı, şimdi tam olarak hatırlamıyorum.

Her ne ise, keloğlan, görüp de durur mu?... Bir yekinip kalkmakta peri kızının getirdiği atın yelelerine sarılıp, rüzgara bir vurmaktadır ki kendini... breh-breh...

Keloğlana kel diyenler utansın...

Keloğlan bundan böyle delioğlan olup  toza dumana, göğe buluta karışır.  Dor atıyla doruklarda dolaşır.  Hem de ne dolaşma.. Bir basıp Gökova'ya denize inmekte, bir  basıp sakara  göğe yükselmelte...

Şimşekler mi gökte oynaşan, yıldızlar mı toza karışan, yoksa keloğlanın atının nalları mı mermer kayalarla buluşan belli değil... Gökyüzü çakmak çakmak...

Bu coşkulu hengamenin, bu sevinçli curcunanın tam orta yerinde birden kara bir duman çöker ovaya. aha şuracıkta, nah şu karşı yamaçta bir kara bulut... sarar tepeyi...

Kafdağı derdi nefse teyze o dağa... Ardı arkası bilinmez...  Oğlu gitti ya hemen aşıp yamacı, kayboldu gözden... Kafkas'a gitti dediler... Besbelli o dağ işte.... Gitti, gelmedi bir daha...

Kafdağı ki tepesini bulutlar sarmış, ucu-bucağı yok.. Zaten hiç görmediydik doruklarını, iyiden görünmez oldu. hepten kara dumana, hepten buluta sardı...

İndi kara duman, dolandı her bir yanı...

Bir cin mi desem, yoksa şeytan mı?  Hangisi el  attı evrene?

Karardı her yer... Gökova, Sakar. Ege, Akdeniz, adalar... Kaçıştı periler.

Derken taşa kesti tüm dünya. ağaçlar, deniz, börtü, böcek, deve, kervan, keloğlan,  dere, su, geyik, ceylan, taş olup kalakaldı.

 

 

                                                X                          X                             X

 

Gözümüz kapanır, boynumuz düşer, biz de taşa keserdik nefse teyzenin kucağında.

O yıllar da öyle oldu.  Birden taşa kesti her yan...

Ne koca, ne oğul, ne yar, ne can...

Balkan harbi, Kafkas harbi, cihan harbi...

Her evden bir kaç şehit, her evden birkaç gazi.....

Kafdağı'nın başı duman...

Kafdağı aman vermiyor...

Kafdağı'nın ardı yaman...

Aslan gibi  evlatlar, biri bir cephede döğüşür,

biri bir cephede yatar.

Taşa kesti ortalık...

Ortalık adamakıllı taşa kesti o vakit...

Bu tozun dumanın arasında delioğlan vurdu yola kendini...

Yol karanlık, yol uzun...

Kayalar göğe sarmış, yamaç dik, yol yaman...

Çalı diken...

Eşkıya tutmuş yolları.

Zamanı ejder yutmuş.

Yok olmuş zaman...

Bir yanda Niobe, bir yanda Apollon....

Niobe'nin gözleri yaşlı...

Niobe'nin başı duman..

Bir de yedi başlı bir ejder çıkmaz mı batıdan.

İngiliz, Fransız, İtalyan,

Ermeni, Rus, Yunan...

etti mi altı?..

Bir de pay-ı tahtı koyarsan yanına....

Etti yedi.

Yol üstünde yedi başlı ejder...

Yol sarp, yol yaman...

Geçit vermez bu yol.

Bu yol aşılmaz olur anam...

 

                    x                           x                       x

 

 

İşte bu masal o keloğlanın,  o del'oğlanın masalıdır.

 

Aslında bu masal, Türkiye'nin 100 yıllık tarihinin masalıdır.

Ve işte bu masalın kahramanı da Nail Çakırhan'dır...

Kara yağız, Akdenizli...

O

Akdeniz'de doğdu,

ama Akdeniz'e doyamadan büyüdü...

Çocukken genç,

Gençken büyük, büsbüyük, kocaman bir adam oldu...

Pek çok şey yaşadı...

Pek çok şey gördü...

Pek çok şey öğrendi...

Yaşamaya ve öğrenmeye doyamadı...

Akdeniz'e de...

Kara-kara gözünü kara budaktan sakınmayan

kara yağız bir Akdenizliydi o...

Ve Akdeniz'e doyamadan büyüdü...

Ama söyleyin bana,

Hangimiz çektik içimize onun kadar Akdenizi...

doya doya,

Dolu Dizgin...

 

 

 

 

                                                                         SELÇUK İNAÇ

                                                                         Akyaka - 2002

 

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI