Fas turuna çıkmaya karar verdiğimizde en önemli sebeplerden biri Fransızca konuşan kişi sayısının fazlalığı ve ülkenin farklı kültürleri bir arada barındırmasıydı. "Fas'ta ne işiniz var?" diyen arkadaşlarımız da olmadı değil. Oysa Fas'ın tarihini biraz araştırınca bu ülkenin ne kadar köklü ve etkileyici bir geçmişe sahip olduğunu görmek mümkündü.
Afrika'nın kuzeybatısında yer alan Fas'ta Arapların Kuzey Afrika'yı fethetmesinden yaklaşık bir yüzyıl sonra, 788 yılında Faslı Müslüman hanedanlar hüküm sürmeye başlamış. 1912-1956 yılları arasında ise ülke Fransa ve İspanya'nın himayesinde kalmış. Ancak özellikle kuzey bölgelerinde yaşayan halkın direnişçi ruhu ile bizim Kuvayı Milliye hareketi arasında pek çok benzerlik var. İşgal güçleri tam anlamıyla otorite sağlayamayınca Fas topraklarından çekilmek zorunda kalmışlar. Ülke 1956 yılında bağımsızlığına kavuşmuş ve anayasal monarşiyle yönetilmeye başlamış.
Fas; Arap ve Berberi kültürlerinin iç içe geçtiği, çok katmanlı bir Kuzey Afrika ülkesi. Bu kültürel zenginliği gezi boyunca her adımda hissettik. Dil çeşitliliği ise bizi en çok şaşırtan unsurlardan biri oldu. Rehberimiz Sait Gül'ün, "Burada dilenciler bile dört dil bilir!" sözü hâlâ kulağımda. Gerçekten de alışveriş yaptığımız insanların çoğu Fransızca konuşabiliyordu.
Berberilerin kullandığı Darıca dilinin kendine özgü bir alfabesi bulunuyor. Bunun yanında Arapça ve Fransızca okullarda zorunlu dil olarak öğretiliyor. İngilizce ise seçmeli dersler arasında yer alıyor. Türklere duydukları yakınlık ve sıcak tavırları da bizi ayrıca mutlu etti.
Fas Kralı VI. Muhammed, 1963 yılında Rabat'ta doğmuş. Rabat Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Fransa'da hukuk doktorası yapmış. Babası II. Hasan'ın 23 Temmuz 1999'daki vefatının ardından devletin ve ordunun başına geçmiş.
Turumuza Atlas Okyanusu kıyısındaki büyüleyici şehir Kazablanka'dan başladık. Fas'ın en büyük kenti olmasının yanı sıra "Beyaz Şehir" olarak da anılıyor. Geniş bulvarları, beyaz mermerli yapıları ve ferah atmosferiyle ilk anda insanın içini ısıtıyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında casusluk faaliyetlerinin ve diplomatik görüşmelerin merkezi hâline gelen Kazablanka, adını sinema tarihinin unutulmaz filmlerinden biriyle ölümsüzleştirmiş. Hollywood klasikleri arasında özel bir yere sahip olan, Humphrey Bogart ve İngrid Bergman'ın başrollerini paylaştıkları Kazablanka filmi şehrin tüm dünyada tanınmasını sağlamış.
"Play it again, Sam." (Bir daha çal Sam) repliğiyle hafızalara kazınan o film, şehrin romantik ve gizemli ruhunu bugün bile yaşatıyor. Film afişlerinin sergilendiği Rick's Cafe'nin önünde fotoğraf çekerken hepimiz şarkıyı mırıldanıyor, kendimizi filmin bir sahnesindeymiş gibi hissediyorduk.
Afrika'nın en büyük limanlarından birine ev sahipliği yapan bu ticaret ve sanayi merkezinde; şehrin kalbi sayılan V. Muhammed Meydanı'nı, ihtişamıyla gökyüzüne uzanan Hasan II Camii'ni, modern Kazablanka'nın canlı damarları Anfa ve Zerktouni Bulvarlarını gezdik. Meydan ve hareketli caddeler modern yapılarıyla Kazablanka'nın dinamizmini yansıtıyordu. Ancak beni en çok etkileyen yer Hasan II Camii oldu. Atlas Okyanusu'nun kıyısında yükselen bu görkemli yapı, sanki denizle gökyüzü arasında kurulmuş bir köprü gibiydi. Minaresi göğe uzanırken okyanusun dalgaları caminin duvarlarına delice vuruyordu. İşte tam o anda Sabahattin Ali'nin şiiri geldi aklıma.
"Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma!
Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah'a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma!"
Camiyi gezerken ben de
Allahıma bir sitem yolladım. Binlerce işçinin çalıştığı, milyonların harcandığı bu görkemli ibadet evleri insanoğlunun gücünü mü temsil ediyor? Camilerin, kiliselerin birbirileriyle yarışır haldeki duruşları yıllardır beni düşündürmüş.