ADANA’ dan HATAY’ a, ANTEP’ ten URFA’ ya, HARRAN’ a KÜLTÜRLERİN HARMAN OLDUĞU BEREKETLİ TOPRAKLAR…
“TOROS DAĞLARI’ nın etekleri ta Akdeniz’den başlar. Kıyıları döven ak köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdeniz’ in üstünde daima top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlerce içe kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan sonra Çukurova’ nın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha karanlık! Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarza’ya, bir taraftan Osmaniye’yi geçip İslahiye’ye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar, kirli, pistir, kokudan yanına yaklaşılmaz. Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar…”
Değerli okurlar, Adana topraklarına ayak basıp da bu yörelerin büyük romancısı, Hemite’ nin, Anavarza’ nın büyük destancısı Yaşhar KEMAL’ den söz etmeden geçmek ona büyük haksızlık olacaktı. Yukarıdaki GİRİŞ, “İNCE MEMED” adlı 4 ciltlik ve 2000 sayfayı aşkın romanının ilk cildinin girişinden alınmıştır. Kendisini saygıyla selamlıyor, ruhunun şad olmasını diliyoruz.
Harbiye’ deki otelimizden ayrıldıktan sonra doğruca Hatay/Antakya arkeoloji müzesine gidiyoruz. Burası ANTİK DÖNEME ait eserlerin sergilendiği bir sanat müzesi. Dünyanın ikinci büyük mozaik eserleri koleksiyonuna sahip olduğu söyleniyor. Eserlerin çoğu Roma dönemine ait eserlerden oluşuyor. Bunlar, 1932-1939 yılları arasında yapılan kazılar sonucunda keşfedilmiş. 35 bin eserlik bir envanter bu. Rehberimizin önderliğinde iki saate yakın bir sürede hızlıca gezdiğimiz müzeden şaşkın bir şekilde güç/bela ayrılabildik. Buradan aklımızda kalan heykellerden biri ŞUPPİLULİUMA oldu. Şuppi, Hititçe: saf, Luli ise kaynak anlamındaymış. ŞUPPİLULİUMA: saf kaynaklı anlamına geliyormuş. Gözleri neden böyle pörtlek? Kanat ATKAYA’ nın Ayşe ERDEM’ den alıntıladığı bir yazı var. Merak edenler okusun. “Hatay’ da polisin gözü önünde bütün yasak işler yapılıyor. Şuppi’ nin gözleri ondan pörtlemiş olsa gerek” demeye getiriyor. Tarihten anımsarsanız Şuppi, 1. Murşul, Hattuşil… gibi krallarla aynı dönemde Mezopotamya’ da hüküm sürmüşler. Oradan hareketle yemyeşil ekili arazilerin içinde hızla yol alırken sapsarı çiçeklerle donanmış bölümler dikkatimizi çekiyor. Hele de bazı noktalarda kan damlamış gelincik tarlalarından geçerken içimiz “cız” ediyor. Neden durup da bunların fotoğraflarını çekemiyoruz diye. Otoban üzerindeyiz ve duracak yer yok. Yol boyunca zeytinlikler ve de özellikle km. lerce süren Antep fıstığı ağaçları/bahçeleri almış başını gidiyor. Baharın tam da ortası, geçtiğimiz her yer çok renkli çok güzel, doyumsuz. Ama biz duramıyoruz. Antep’ e varır varmaz önce yine yeni bir müzeye yürüyoruz: ZEUGMA MOZAİK MÜZESİ… Bu müze de mozaik açısından dünyanın en önemli müzeleri arasında yer alıyor. Gerek bina büyüklüğü gerekse sergilenen mozaiklerin kapladığı alan bakımından dünyanın en büyük mozaik müzesi. 2011 yılı itibariyle toplam eser sayısı 35.443 imiş. Bu mozaikler, erken SÜRYANI ve HRİSTİYAN ikonografisine ait örnekleri barındırması açısından çok önemli. ZEUGMA ANTİK KENTİ’ nden çıkarılan bu mozaikler 2500 m. karelik bir alanda sergileniyor. ZEUGMA: Köprübaşı anlamına gelmekteymiş. Müzenin içinde saatlerce yerlerdeki, duvarlardaki mozaikleri şaşkın bir şekilde izleyerek hayretler içerisinde kalıyoruz. Bunlardan bazıları 500.000 parçadan meydana getirilmiş mozaiklermiş. Oldukça canlı ve renkli görünümdeler, insan, hayvan ve natürmortlar. Burada da en çok dikkati çeken mozaiklerden biri; ZEUGMA’ nın MONA LİSA’ sı olarak bilinen ÇİNGENE KIZI mozayiği. Bu kızın gözlerindeki mahzun ifade bu mozayiği müzenin sembolü haline getirmiş. İki saate yakın tarihin derinliklerine dalıp kendimizden geçtikten sonra bu müzeden de şaşkın ve sarhoş bir biçimde çıkıp dışarıda temiz bir hava ile kendimize gelmeye çalışıyoruz. Oradan hareketle kalenin önünden geçip Antep çarşısına dalıyoruz. Giysiler, esnaf, baharatçılar, baharatçılar, baharatçılar… Aradığın her çeşit baharat; özellikle Antep fıstığı, zeytin ürünleri, İSOT, ACI BİBER, kuru sebzeler dükkanları dolduruyor. Arkadaşlar çarşıya dalmışken biz hanımla dönüp kaledeki müzeye giriyoruz. Girişte müze kartımız işe yaramıyor. Belediye çalıştırıyormuş, 2’şer lira verip giriyoruz. İyi ki girmişiz, iyi ki buradayız. Daha girişte başlayan ANTEP MÜCADELESİ’ nin neredeyse bütün aşamaları gerek heykeller gerekse kabartmalar halinde yollara, merdivenlere, koridorlardaki yan duvarlara işlenip/boyanıp yerleştirilmiş. Hayranlıkla izliyor, sürekli de fotoğraflıyoruz. Yüzlerce kabartma nasıl yapılmış, ne zaman yapılmış, o kadar güzel ve gerçekçi ki görmek gerek. Herhalde bunları fotoğraflardan esinlenip yapmışlar. Yoksa bu kadar hayal kurmak mümkün değil. Bu yakın tarih koridorlarından çıkıp kalenin üstüne geldiğimizde bu kez de Antep şehrinin manzarasıyla sarhoş oluyoruz. Yeterince çevreyi seyredip fotoğraflarımızı da çektikten sonra aynı koridorlardan aşağıya inip arkadaşlarla buluşup bir CAFE de dinleniyoruz.
Buradan baraj suları nedeniyle taşınan ve yarısı sular altında kalan HALFETİ’ ye doğru yol alıyoruz. Yine zeytinlikler ve özellikle de fıstık ağaçları/ormanları arasındaki incecik yollardan saatlerce ilerleyerek önce YENİ HALFETİ’ ye sonra da inişe geçerek eski HALFETİ’ ye ulaşıyoruz. Baraj gölü, neredeyse bir deniz, kıyılarda hediyelik eşya dükkanları, suda tekneler sıra sıra… Hemen bir tekneye doluşup baraj sularının yukarılarına doğru ilerliyoruz. Teknede yükselen müzik sesiyle arkadaşlar eğlenmeye, oynamaya başlıyorlar. Biz ise mal bulmuş Mağribi gibi içine düştüğümüz güzellikleri fotoğraflamanın peşindeyiz. Geçtiğimiz köylerin yamaçlara tutturulmuş evlerinin/damlarının bahçelerinin(aslında yok) yarısı suyun altında kalmış. Yine bulabildikleri bir avuç topraklara fıstık ağacı tutturmuşlar/yeşeriyor. Karşı yamaçlarda yine eski çağlardan kalma kaleler, kuleler, evler düşmandan korunmak için yarılmış, kesilmiş, kanallar açılmış kayalar… derken o ünlü minareye geliyoruz. Camii tamamen sular altında kalmış, yanındaki yöresindeki her şey sular altında ama minare suyun üzerinde dimdik ayakta. Ayan beyan gözümüzün önünde.. Bir av sürüsüne rastlamış da rast gele veryansın eden avcılar gibi makinemizin deklanşörüne öyle basmaktayız ki o kadar olur. Oyunu, müziği bırakmış herkes çevreyi fotoğraflamanın peşinde. Bir ara deklanşörün basmadığını fark ediyor, ne oluyor diye baktığımda makinenin göstergesinde “HAFIZA KARTI DOLU” yazmasın mı? “Eyvah! Şimdi ben ne yapacağım?.. Allahtan suyun sonuna gelmiştik ve dönüş başlıyordu. Ayrıca CEP’ in hafızasında da yer vardı. Arabadaki çantada ikinci bir fotoğraf makinesinin olduğunu dönünce hatırladım. Aynı yollardan zevk, neşe ve mutlu bir biçimde dönerken YENİ HALFETİ, tepede yeni binaları ve modern görünüşüyle arkamızdan bize göz kırpıyordu. Akşam URFA ÇARŞI’ ya döndüğümüzde yemekten ve SIRA GECESİ’ nden önce kendime/makineye bir hafıza kartı almak için sokağa çıktım. Çok da aramadan 30 liraya 16 GB’ lık bir hafıza kartı alarak döndüm. Artık rahatlamıştım. Topluca otelimizin karşısındaki SIRA GECESİ yapılan KONUK EVİ ’ne gittik. Bir yanda saz ekibi oturmuş yerel parçalar çalmakta ve müşteriler içeriye akın etmekteydiler. Birkaç dönümlük konuk evinde tek bir masa sandalye bile yoktu. Her yer ŞARK KÖŞESİ olarak düzenlenmişti. Yere oturup sırtımızı arkamızdaki yastıklara dayayıp ayaklarımızı da önümüzdeki sehpaların altına uzattık. Garsonlar seri hareketlerle koşturuyor, müşterilere yiyecek yetiştirmeye çalışıyorlardı. Mezeler, salatalardan sonra ara sıcaklar, sonra sıcaklar, ardından tatlılar, ( gelen tatlıyı çok sevdiğimiz ve adını merak ettiğimiz için garsonlardan birine sormuştuk. Garson da sanki ayıp bir şey sormuşuz gibi hafifçe kızarıp kulağımıza eğilerek “ŞILLIK TATLISI” dedi. Şıllığın tatlısı gerçekten de güzeldi) meyveler derken ortada çiğ köfte yoğurmakta olan usta kocaman leğeni havaya kaldırıp topluluğa göstererek havasını basıyordu. Ortada dolaşarak mikrofonuyla yerel( Burhan ÇAÇAN, TATLISES ve KAZANCI BEDİH’ ten) türküler söyleyen genç sanatçı ortalığı inletiyor, halkın beğenisini kazanıyordu. Biraz sonra tabaklarımızda yeşilliklerle birlikte çiğ köfteler geldi. Onlar daha bitmeden MIRRA sökün etti arkasından. Onu da tattıktan sonra çar/naçar kalkıp otelimize döndük. Çünkü saat gece yarısına geliyordu. Yarın yeni yollara, yeni yerlere, yeni maceralara doğru yelken açacağız. SAĞLIKLI ve ESEN KALINIZ.