Datça'nın mavi suları, tarih boyunca krallıkların ihtirasını, fırtınaların gazabını ve insan ruhunun direncini koynunda saklamıştır. Fakat bazı hikayeler vardır ki, onları tarih kitaplarının soğuk sayfaları değil, dalgaların kadim hafızası anlatır. Bu da fırtınalı bir gecede, iki yaka arasındaki mesafenin kilometrelerle değil, uzatılan merhametli bir elle ölçüldüğü o masalsı seyrüseferin hikâyesidir: Nisiros’tan Datça’ya uzanan bir insanlık destanı.
Yıl 1943.
Ege’nin üstüne kabus gibi çöken savaşın zifiri karanlığı… Nikolaos Kostaras henüz 19 yaşındaydı. Hayat, onun gençliğine acımamış; henüz on yaşındayken ana baba ocağını söndürüp onu yetimliğin kimsesizliğine terk etmişti. Gençliğin toy heyecanıyla evinde tuttuğu bir av tüfeği yüzünden İtalyanların zindanlarına düşmüş, Kos’un taş duvarları arasında dört ay ömründen vermişti.
Sonra, o karanlık sonbahar geldi. 11 Kasım 1943’te Alman çizmeleri Nisiros’un bakir topraklarına bastı. İşgalci akıl, adadan hiçbir can kaçamasın diye teknelerin omurgasını sulara gömdü, karaya hapsetti insanları. Fakat bilmezler ki; denizin koynunda doğan bir çocuğu, dalgalardan koparmaya fani güçler yetmezdi.
Nikolaos kaderine razı gelmedi. Gözü, Nikola Fratzis’in teknesinin gölgesine sığınmış, boyu topu topu iki buçuk metre olan ahşap bir kayığa takdı. O kayık ki; bir ceviz kabuğundan farksızdı. Kayığı kayalıklara çekti, içindeki suyu hırsla boşalttı ve küreklere asıldı. Pusuya yatmış ölümün gözlerinin içine bakarak rotasını çizdi. Karşı yakadaki sığınak, Datça Yarımadası’nın en mağrur uç noktası Kavo Krio… Antik Knidos.
Gecenin zifirinde belki uzaktaki Knidos fenerinin bir denizciye göz eden göz kırpışını görüyordu, belki de sadece denize ve pusulasına kazıdığı inancına güveniyordu. Nikolaos, arkasında doğduğu adayı, önünde belirsiz bir istikbali bırakarak Ege’nin köpüklü sularını yarmaya başladı.
Yolun üçte ikisi aşılmış, Knidos’un kokusu genzine dolmaya başlamıştı ki, karanlığı bir motorun uğursuz gürültüsü yırttı. Bir devriye teknesi, ceviz kabuğunun böğrüne yanaştı. Yakalandı onu, devriye teknesine aldılar, o küçücük kayığını da bir idam mahkumu gibi arkaya bağladılar. Teknedeki beş asker, onu Kos Liman Başkanlığı’nın soğuk hücrelerine götürmek üzere rotayı kırdı.
Gece koyulaşıyor, saatler ilerliyordu. Mürettebat, Ege’nin ninni gibi gelen sallantısına teslim olup uykuya daldı. Dümende nöbet tutan tek bir gölge kalmıştı. Nikolaos pusuda bekledi ve vakit geldiğinde bir hayalet gibi kayığının ipine asıldı. Kayığı sessizce teknenin böğrüne çekti, içine atladı ve ipi kesip yeniden küreklere sarılıdı. Rotası yine Knidos, yine özgürlüktü…
Ancak firar çabuk fark edildi. Devriye teknesi gürültüyle durdu, devasa bir projektörün kör edici ışığı, denizin ortasındaki o çaresiz kayığı gecenin içerisinden çekip çıkardı. Ardından kurşunlar yağmaya başladı.
Nikolaos can havliyle kendisini buz gibi sulara bıraktı. O an, sol ayak bileğinde dağlayıcı bir sıcaklık hissetti; etine soğuk bir kurşun saplanmıştı. Kayığını kendisine siper etmek istedi ama kurşunların delik deşik ettiği ahşap beden bir kuğu gibi sessizce Ege’nin derinliklerine gömüldü.
Devriyedekiler, karanlık suların bu 19 yaşındaki çocuğu yuttuğuna kani oldular. Projektör söndü, motor sesi uzaklaştı ve Ege yeniden o ağır, ürpertici sükunetine büründü.
Ama Nikolaos ölmemişti. Savaşın çelik kurşunları, onun yaşama azmini kıramamıştı. Artık ne sığınacağı bir kayık ne de tutunacağı bir kürek vardır. Sadece karanlık deniz, kanayan bir ayak ve karşıda usul usul tüten Knidos… Ağrıya ve soğuğa inat, Knidos’a doğru kulaç atmaya başladı.
Zaman kavramını yitirmişti. Kaç saat, kaç fersah yüzdüğünü bilmiyordu. Ama sonunda, tükenmek üzere olan bedeninin altındaki taşları hissetti. Ayakları Datça’nın antik kıyılarına değmişti. Tam Knidos Feneri’nin altındaki kayalıklardan karaya çıktı. Yaralıydı, bitkindi, üzerindeki giysiler bir kurşun gibi ağırlaşmıştı. Kıyıda bulduğu kuru bir odun parçasına tutunup kendisine baston yaptı ve zifiri karanlıkta fenerin ışığına doğru tırmanmaya başladı.
Fenerin kapısında onu yaşlı bir adam karşıladı: Türk fenerci.
İki farklı dünyanın, iki ayrı dilin insanlarıydılar. Yaşlı fenerci Türkçe bir şeyler sordu, Nikolaos’un dudaklarından ise sadece derin bir sessizlik döküldü.
Kelimeler hükümsüzdü. Nikolaos, titreyen elini yavaşça kaldırdı ve Ege’nin karşı yakasını, karanlığın içindeki Nisiros’u gösterir. Bazen insanın kim olduğunu ve nereden geldiğini anlatması için lisan gerekmez; bir bakış, bir işaret, insanın içindeki o yalın trajediyi haykırmaya yeter.
Yaşlı fenerci, karşısındaki bu sırılsıklam, vurulmuş çocuğun düşman ordusunun mensubu mu yoksa bir kaçak mı olduğuna bakmadı. Kelimelerin bittiği yerde merhamet konuştu. Yaşlı adam, o gece bir askeri değil, bir evladı ağırladı. Yarasına pansuman yaptı, sıcak çorbasını paylaştı, onu ısıttı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte de onu yakındaki Türk karakoluna teslim etti.
Savaşın tam ortasında, medeniyetlerin kesiştiği Knidos’un en uç noktasında iki insan ruhu birbirine dokunmuştu; Biri Yunan, biri Türk… Dilleri ayrı, dinleri ayrı; ama vicdanları aynı frekansta atan iki insan.
Nikolaos’un çilesi Knidos’ta noktalanmadı. Türk askerleri bu genç adama su, ekmek ve yeni bir kayık temin ettiler. Marmaris’e doğru yol alması gerekmekteydi. Yeniden denize açıldı ama bileğindeki yara iltihaplanmakta, ateşi yükselmekteydi. Dayanacak gücü kalmayınca ıssız bir sahilde karaya vurdu. Üzerindeki elbiseler ıslak, bedeni sıtma nöbetleriyle titremekteydi. Son bir çareyle, güneşin kavurduğu kumların sıcaklığına sığınmak istedi. Kendi eliyle kumlarda bir çukur kazdı, bir mezar gibi içine uzandı ve üzerini sıcak kumla örterek sızıp kaldı.
Bir süre sonra at nalı sesleri ve boğuk seslerle uyandı. Başucunda heybetli bir atlı durmaktaydı. Adam Türkçe bir şeyler söyledi. Nikolaos, çaresizliğin verdiği o son refleksle kendi kendine fısıldadı. Atlı adam aniden durdu ve gözlerinin içine bakarak Yunanca sordu.
“Yunan mısın?”
Kaderin garip bir cilvesidir bu…
O atlı, İtalyanların Rodos’tan sürgün ettiği Rodoslu bir Türk’tü. Sürgünün ve vatansızlığın acısını bilen adam, Nikolaos’u aldı, evine götürtü. Onu doyurdu, üstünü giydirdi, yarasına merhem oldu. Ertesi gün kendi atına bindirip onu yakındaki karakola kadar götürdü. Karakolda onları Yunanca bilen Kıbrıslı bir polis karşıladı. Nikolaos’un başından geçenleri dinledikten sonra onu köyün kahvesine götürdü.
Kahveci, karşısındaki bu yorgun gencin Yunan olduğunu öğrenince gözleri parladı, yüreği titredi. Çünkü yıllar önce, Türk-Yunan Savaşı’nın o kanlı günlerinde kendi canını bir Yunan kurtarmıştı. Hayat, yıllar sonra o imkansız borcunu, Ege’nin bu yakasında, yaralı bir Yunan gencine çay ikram ederek ödetmekteydi. Yıllar önce ekilen bir iyilik tohumu, Datça’nın bir köy kahvesinde meyve vermişti.
Nikolaos Kostaras’ın bu çileli yolculuğu Marmaris’te nihayete erdi. Limanda demirli bir İngiliz savaş gemisinin doktorları, ayağında günlerdir taşıdığı o kurşunu ameliyatla çıkardılar. Türkiye’de geçirdiği 16 günlük misafirliğin ardından, mülteci kafileleriyle önce Meis’e (Kastellorizo), ardından Kıbrıs’a geçti.
Ve bir zamanlar Nisiros’un işgal altındaki kıyılarından iki buçuk metrelik bir ceviz kabuğuyla kaçan o 19 yaşındaki çocuk, müttefik saflarındaki Yunan Hava Kuvvetleri’ne katıldı. Kuzey Afrika’da, Derna’daki 13. Bombardıman Filosu’nda göklerin hakimi oldu. Savaş bitti, yıllar su gibi aktı, Nikolaos askerlik mesleğini gururla sürdürdü ve 1971 yılında albay rütbesiyle emekliye ayrıldı.
Ancak onun gökyüzünde katettiği binlerce milin hiçbiri, o fırtınalı gecede Nisiros ile Knidos arasındaki birkaç millik denizde yaşadığı yolculuk kadar derin iz bırakmamıştır ruhunda. Çünkü o gece Nikolaos, sadece bir adadan diğerine geçmemiş; ölümün soğuk nefesinden kaçmış, kayığını kaybetmiş, kan revan içinde yüzmüş ve Knidos kıyısına ayak bastığında karşısında öfke değil, kendisine kucak açan yaşlı bir fenerci bulmuştu.
Bugün Antik Knidos’un o büyülü burnuna gidip Ege’ye doğru baktığınızda, Nisiros adası hala tam karşınızda, mavidik bir siluet gibi durur. Aynı deniz köpürür kıyılarda, aynı rüzgar eser zeytin ağaçlarının arasında…
Aradan seksen yılı aşkın bir zaman geçti.
O gece yaralı bir çocuğa kapısını açan yaşlı Türk fenercinin adını öğrenemedim.
Ama bildiğim bir şey var ki, o mütevazı adam, 19 yaşındaki vurulmuş bir çocuğa kimliğini, milletini ya da dinini sormadan önce onun kanayan yarasını sardı.
Nikolaos Kostaras’ın fırtınalı hayatından zamana kazınan en yüce hakikat belki de budur.
Ege’nin iki yakasını birbirine bağlayan şey haritalar ya da siyaset değil; bir insanın başka bir insana, hiçbir karşılık beklemeden uzattığı o merhametli eldir.
NOT: Nikolaos Kostaras’ın öyküsünün ana kaynağı, Yunanistan’daki Nisiros Araştırmaları Derneği’nin “Nisyriaka” adlı basılı yayınıdır. ERT’nin tarih dosyasını hazırlayan gazeteci Nasos Bratsos, derneğin arşivindeki bu kayıtlardan ve dernek tarafından sağlanan belgelerden Kostaras’ın anlatısını yayımlamıştır.