Bir asır öncesi.
Amerika'nın güneybatısında, New Mexico'nun uçsuz bucaksız topraklarında yerli halkların çocukları için korkunun hüküm sürdüğü yıllardı. Beyaz adam çoktan gelmiş, topraklara el koymuş, sınırları değiştirmiş, kendi yasalarını dayatmıştı. Ama bunlarla yetinmemişti. Şimdi sıra çocuklardaydı.
Çünkü bir halkı ortadan kaldırmanın sadece topraklarını almakla mümkün olmadığını biliyorlardı. Dilini unutturmak, geçmişini silmek, çocuklarını kendi kültürüne yabancılaştırmak gerekiyordu. Amerikan devletinin yerli çocuklar için kurduğu yatılı okullar, işte bu anlayışın ürünüydü.
Köylerden, kasabalardan, yerli yerleşimlerinden çocuklar toplanıyordu. Kimi aileler tehdit ve baskıyla çocuklarını teslim etmek zorunda kalıyor, kimileri başka seçenek bırakılmadığı için ayrılığa boyun eğiyordu. Çocuklar trenlere bindiriliyor, hiç tanımadıkları uzak okullara götürülüyordu. Bu okullarda saçları kesiliyor, geleneksel kıyafetleri çıkarılıyor, kendi dillerini konuşmaları yasaklanıyordu. Kendi halklarının şarkılarını söylemek, atalarından öğrendikleri sözcükleri kullanmak bile cezalandırılmalarına neden olabiliyordu. Devlet buna eğitim diyordu. Oysa yaşanan, bir halkın hafızasını çocuklarının zihninden silmeye yönelik sistemli bir asimilasyondu.
O çocuklardan birinin adı Helen'di.
Henüz sekiz yaşındaydı.
Laguna Pueblo halkından küçük bir kız çocuğu. Atalarının kuşaklar boyunca yaşadığı topraklarda dünyaya gelmişti. Ailesinin konuştuğu dili, yaşadığı kültürü, evinin seslerini tanıyordu. Sonra bir gün onun da hayatı değişti. Ailesinden koparıldı ve yatılı okula gönderilmek üzere bir trene bindirildi. Ailesi, küçük Helen'in ne zaman geri döneceğini bilmiyordu.
Trenin hareket ettiği o günün nasıl geçtiğini, Helen'in ne söylediğini, ağlayıp ağlamadığını bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var. Sekiz yaşındaki bir çocuk, ailesinin yanında büyüme hakkından mahrum bırakılmıştı.
Helen'in başına gelenler münferit değildi. Amerika'nın dört bir yanında on binlerce yerli çocuk aynı politikanın kurbanı olmuştu. Bazıları yıllarca evlerine dönemedi. Bazıları hastalıklardan, kötü koşullardan ve ihmalden öldü. Bazılarının mezarları bile ailelerine bildirilmedi. Hayatta kalanların bir bölümü, çocukluklarında uğradıkları baskının izlerini ömürleri boyunca taşıdı. Amerikan devletinin yıllar sonra başlattığı soruşturmalar, bu okulların karanlık tarihini resmî belgelerle ortaya koyacaktı.
Ama hayat, bütün acılara rağmen devam etti.
Helen büyüdü. Yeni kuşaklar dünyaya geldi. Yerli halkların kültürünü yok etmeye çalışan politikalar, onların hafızasını bütünüyle silemedi. Laguna Pueblo halkı yaşamayı, kendi kimliğini korumayı sürdürdü.
Ve 2 Aralık 1960'ta Arizona'nın Winslow kentinde bir başka kız çocuğu doğdu.
Adını Deb koydular.
Deb Haaland.
Helen'in torunuydu.
Deb'in annesi Mary Toya, Laguna Pueblo halkındandı. Babası John David Haaland ise Norveç kökenli, Amerikan Deniz Piyadelerinde görevli bir subaydı. Böylece Deb, birbirinden çok farklı iki tarihsel mirasın içinde büyüdü. Bir yanında Amerika'nın yerli halklarına yönelik baskıların aile hafızasında bıraktığı izler, diğer yanında Amerikan devletinin askeri geleneği vardı.
Çocukluğu sürekli taşınarak geçti. On üç farklı devlet okuluna gitti. Hayat ona ayrıcalıklı bir gelecek sunmadı. Üniversite eğitimine geç başladı. Tek başına çocuk yetiştirdi. Geçimini sağlamak için yemek hazırlayıp sattı, küçük bir işletme yürütmeye çalıştı. Zaman zaman gıda yardımına ihtiyaç duydu. Bir gün Amerika'nın en güçlü siyasetçilerinden biri olacağını düşündürecek ne serveti ne de güçlü bir aile bağlantısı vardı.
Ama mücadele etmeyi öğrendi.
Üniversiteyi bitirdi. Hukuk eğitimi aldı. Siyasete atıldı. Yerli halkların haklarını, kadınların eşitliğini, yoksulların sorunlarını savundu. 2018'de ABD Temsilciler Meclisi'ne seçilen ilk iki yerli kadından biri oldu.
Amerikan Kongresi'nin kapısından içeri girerken sadece kendi hayatında bir dönüm noktasına ulaşmıyordu. Yüzyıllar boyunca toprakları ellerinden alınan, siyasal hakları sınırlandırılan bir halkın temsilcisi olarak ülkenin yasama organında yerini alıyordu.
Asıl büyük tarihsel karşılaşma ise 2021'de yaşandı.
Başkan Joe Biden, Deb Haaland'ı İçişleri Bakanlığına atadı. ABD tarihinde ilk kez yerli halklardan bir kişi federal kabinede görev alıyordu. Üstelik İçişleri Bakanlığı, yerli halkların toprakları ve yaşamları üzerinde geçmişten beri geniş yetkiler kullanan kurumları bünyesinde barındırıyordu.
Düşünün...
Bir zamanlar sekiz yaşındaki Helen'i ailesinden koparan devletin, yerli halklara yönelik politikalarından sorumlu kurumlarının başına, Helen'in torunu geçmişti.
Deb Haaland geçmişi unutmadı.
Bakanlığı döneminde, Amerikan devletinin yerli çocuklara uyguladığı yatılı okul politikalarının araştırılmasını başlattı. Ülkenin dört bir yanındaki okul kayıtları, mezarlıklar, ölümler ve çocukların başına gelenler incelendi. Yıllarca konuşulmayan, görmezden gelinen acılar resmî raporlara girdi.
Helen'in çocukluğunda yaşadıkları artık sadece bir ailenin hafızasında saklı değildi. Amerikan devletinin kendi geçmişiyle yüzleşmesinin bir parçasıydı.
Ve yıllar sonra, 3 Kasım 2026 gecesi geldi.
New Mexico'da valilik seçimleri yapılıyordu. Demokrat Parti'nin adayı Deb Haaland'dı. Karşısında Cumhuriyetçi Gregg Hull vardı. Sandıklar açıldıkça Haaland'ın üstünlüğü ortaya çıktı. Seçimi kazandı.
Amerika Birleşik Devletleri tarihinde ilk kez yerli halklardan bir kadın vali seçilmişti.
Üstelik New Mexico'da...
Atalarının yüzyıllardır yaşadığı, bir zamanlar yerli halkların siyasal haklarının bile tanınmadığı topraklarda.
Helen'in trene bindirildiği gün ile Deb Haaland'ın seçim zaferi arasında yaklaşık bir asırlık tarih vardı. O yıllara sürgünler, ayrımcılık, yoksulluk, kayıplar ve kimliğini koruma mücadelesi sığmıştı.
Elbette tek bir seçim zaferi bütün bunların hesabını kapatamazdı. Ne kaybedilen toprakları geri getirebilir ne yatılı okullarda ölen çocukları yaşama döndürebilir ne de kuşaklar boyunca yaşanan acıları silebilirdi.
Ama tarihin bazen insanı derinden sarsan karşılaşmaları vardır.
Bir yanda, sekiz yaşında ailesinden koparılıp bilinmeyen bir geleceğe gönderilen küçük Helen...
Diğer yanda, o toprakların valisi seçilen torunu Deb Haaland...
Helen, yıllar sonra torununun nereye ulaşacağını bilemezdi. Deb Haaland ise büyükannesinin çocukluğunda yaşadığı acıyı hiçbir seçim zaferiyle değiştiremezdi.
Fakat o gece New Mexico'da sandıklardan çıkan sonuç, yalnızca bir siyasetçinin başarısını anlatmıyordu.
Bir halkın bütün baskılara rağmen yok olmadığını, kimliğini ve hafızasını kuşaktan kuşağa taşıdığını gösteriyordu.
Amerikan devleti bir zamanlar sekiz yaşındaki Helen'i ailesinden koparmıştı. Yaklaşık bir asır sonra Helen'in torunu, aynı devletin bir eyaletini yönetmek üzere halkın oylarıyla seçildi.
Tarih, bazen en güçlü cevabını bir çocuğun torunuyla verir.