Hani derler ya; "Dünyadaki her insanın yaşamı bir romandır; ancak bunların bazıları yazılır, bazıları hatıralarda kalır" diye... Öyle ya; her yerde bir Yaşar Kemal, bir Sabahattin Ali, bir Kemal Tahir, bir Aziz Nesin veya birer Ömer Seyfettin ile Elif Şafak'ımız yok ki, bütün insanların birer Romanı veya Hikâyeleri yazılabilsin!.. Bu bir şanstır, bunlardan birileri yakınınızda ise, sizin de bir roman-öykü-şiirde yeriniz olur, 'Unutulmazlar' içine giriverirsiniz!..
Efendim, bizim 'Güzel Köy' Bozüyük'ün eski insanları bir âlemdi... Bunlar tarih içinde bir Osmanlı İlçesi, Osmanlı Nahiyesi ve yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir 'Merkez Köyü' olmuş, 1994'te de 'Belediye' olmayı başarmış bir yerleşim yeridir... Şimdi nüfus azınlığı yüzünden 'Mahalle' olduğuna bakmayın, ileride belki 'Şehir' bile olur burası...
Bütün geçimlerinin 'Acı Tütüne' bağlı olduğu yıllarda, arazi sahibi çok az köylü olduğundan, genelde köylüler 'Tütün Ağaları' yanında ya 'Ortakçı' ya da karın tokluğuna 'Tütün Amelesi' olarak çalışırlardı... 1946 yılında demokrasiye geçilince, bazı aileler bu tütünü kendi aileleri içinde yetiştirmeye başladılar!.. 1960 askerî darbesi sonrası tütüncüler çok zarar gördüler, köy ağaları geniş arazilerini kiraya vererek, köylerden şehirlere gitmeye başladılar... 1974 yılında Ecevit Hükümeti zamanında ilk kez, tütün başfiyatı 13 TL'den, 24 TL'ye çıkarıldı, çoğu tütünü de devletin TEKEL'i satın aldı, paralarını da erken ödediler!.. İlk kez Ağaların elinde bulunan arazileri köylüler satın almaya, ayrıca Traktör sahibi de olmaya başladılar...
1979 seçimleri sırasında yine Ecevit Hükümeti tütün başfiyatını 30 TL ilân etmiş iken, AP lideri Demirel çıkıp; "Onlar ne başfiyat verirse, biz onlardan kilo başına '5 TL' fazla vereceğiz!" dedi ve seçimleri kazanarak iktidar oldular, tütünler '35 TL'den satıldı... O yıl da tütüncüler çok para kazandılar, Ağaların elinde kalan arazileri de satın aldılar... Bizim köyde Ağalardan sadece Bakkal Cemil Bey ile eşi Tayyibe Hanım kaldı, çocukları şehirlere gittiler...
Tütüncülük çok zor ve meşakkatli bir iştir!.. Nisan-Mayıs aylarında fidan dikimleri biter, Haziran ayında ilk 'Tık Tık Çapa' dediğimiz, ikiyüzlü keser çapalarla ilk ot çapasını kadınlar yapar, ikinci ve üçüncü çapalarını da tek yüzlü çapalarla erkekler yaparlardı... Köydeki 'I. Sınıf Çapacılar'; Eskihisarlı Mehmet, İlhami Güneş, Kadirlerin Osman ve Sayim, Topal Remzi, Azılı İsmail, Öksüzlerin Süleyman, Ariflerin Cevdet, Deveci Alirıza, Palangalı Dilaver... gibi isimlerdi... Yaşları biraz daha küçük olan 'II. Sınıf Çapacılar' ise; Hacıbodurların Osman, Turgut Keleş, Demircilerin Ertuğrul, Mehmet Emin, Bekçinin Rafet, Nazif Güleç, Bayırlıların Halit... gibi isimlerdi... Bunlar tarla sahibini kuyudan su almaya gönderirse, namaza duran tarla sahibi filân olursa eğer; akşama kadar sürecek işi, iki saat içinde bitirir, 'elesin-melesin yapar' bazıları çapaların üzerine at gibi biner, tütün arıklarını sadece çizerek işi bitirir, çapaları atıp giderlerdi!.. Tarla sahibi itiraz etse de asla geri dönmezler, çünkü zaten yevmiyelerini bir gün önceden peşin almışlar, çoğu bu parayı Pınarbaşı'nda yemiştir bile... Bu yüzden lâkapları "On İkili Çapacıları" na çıkmıştı...
Köyün kahvehanelerinde en çok oynanan oyun ise; 'domino-dama-tavla' oyunları idi... Bizim köyde 'Kâğıt Oyunları' bilinmezdi, çünkü köyün ağası Selahattin Bey, yıllar önce kâğıt oyunlarını yasaklamıştı... O zamanlarda bile köyde tam 6 tane kahvehane vardı... En iyi domino oyuncuları Kambur Arif, Mağolların Mehmet, Üsüllerin Hasan, Tevfik Bacak, Terzi Sadet, Topal Remzi, Deveci Alirıza, Davulcu Kazım, Nalbant Süleyman iken; en iyi tavlacılar ise Zeybek Dayı, Balcıların Ahmet, Mustafa Karadağ öğretmen, Mustafa Beçin, Kalaycı Alirıza, Şoför Halilibrahim, Ali Cinaz, Nalbant Hüseyin, Terzi Hasan... gibi isimlerdi...
Sonradan Hacca giden Yakup Şimşek amca, Süleyman Çakmak'ın kahvesini işletirken, boş zamanlarında Kambur Arif ile tavla oynar, nedense hep yenilirmiş... Bir gün öfkesi tavan yapınca, tavlanın zarlarını kapıp, çıra yardığı keserin altında ezmiş, onları ezerken de şöyle bağırıyormuş; "Size ben para saydım, sahibini bilmez lânet şeytanlar, ben de sizin haddinizi böyle bildiririm işte!.." diyormuş... Zarlar herhalde akıllanmışlardır artık, değil mi?.. Bitmedi, devamı gelecek sayılarda... Sakin KOŞAR...