04 Mart 2026 tarihinde Devrim Gazetesindeki Köşe Yazımda SAVAŞ MI? BARIŞ MI? DERKEN ile başlayan yazımda 28 Şubat 2026 da başlayan savaş hala barışla sonuçlanamadı. İlk gün İran da bir okulun vurulması çocukların ölmesiyle başlayan hala sona ermeyen savaşta füzeler yarışıyor.
ABD-İsrail, Savaş ve Füzelerin Gölgesinde Türkiye hala sessizliğini koruyor.
Ortadoğu'da gerilim gün geçtikçe yeniden yükselirken, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasındaki askeri iş birliği bir kez daha gündemin merkezine oturuyor. Doğrudan bir "ABD-İsrail savaşı" yok; ancak bölgedeki çatışmalar, bu iki müttefiki füzeler üzerinden kurulan karmaşık bir güvenlik denklemine sürüklüyor.
İsrail'in karşı karşıya olduğu tehditlerin önemli bir kısmı, kısa ve orta menzilli füze saldırılarından geliyor. Buna karşılık ülke, çok katmanlı hava savunma sistemleriyle kendini korumaya çalışıyor. Bu sistemlerin en bilinenlerinden biri Iron Dome. Kısa menzilli roketleri havada imha eden bu sistem, modern savaşın "savunma refleksi" haline gelmiş durumda. Daha uzun menzilli tehditlere karşı ise Arrow gibi sistemler devreye giriyor.
ABD ise bu savunma mimarisinin hem finansal hem de teknolojik destekçisi. Aynı zamanda kendi geliştirdiği Patriot ve THAAD gibi sistemlerle bölgedeki müttefiklerini güçlendiriyor. Bu durum, yalnızca bir savunma iş birliği değil; aynı zamanda caydırıcılık mesajı olarak da okunuyor.
Ancak füzeler yalnızca savunma tarafında değil. Bölgedeki çeşitli aktörlerin elinde bulunan balistik ve seyir füzeleri, İsrail'i ve dolaylı olarak ABD'yi hedef alan bir baskı unsuru oluşturuyor. Bu da çatışmanın doğrudan cephe savaşından çok, "füze savaşı"na dönüşmesine neden oluyor. Taraflar çoğu zaman sahada değil, gökyüzünde karşı karşıya geliyor.
Bu denklemde en dikkat çekici nokta, savaşın giderek daha teknolojik ve daha uzaktan yürütülen bir hale gelmesi. Füze sistemleri, insansız hava araçları ve erken uyarı radarları, çatışmanın ana aktörleri haline geliyor. Bu da savaşın hızını artırırken, hata payını da daraltıyor. Bir yanlış hesaplama, bölgesel bir gerilimi küresel bir krize dönüştürebilir.
Sonuç olarak, ABD ve İsrail'in içinde bulunduğu bu güvenlik ağı, füzelerin hem tehdit hem de savunma aracı olarak merkezde olduğu yeni bir savaş biçimini temsil ediyor. Bu savaşta kazananı belirleyen şey yalnızca askeri güç değil; aynı zamanda teknoloji, istihbarat ve stratejik sabır oluyor.
Savaşın doğası değişiyor. Bir zamanlar cephelerde askerlerin ilerleyişiyle ölçülen güç dengesi, bugün gökyüzünde iz bırakan füzelerin hızında ve hassasiyetinde belirleniyor. Artık savaşlar, yalnızca toprak kazanmak için değil; teknoloji, caydırıcılık ve psikolojik üstünlük kurmak için de yürütülüyor. Bu yeni çağda füzeler, sadece bir silah değil, aynı zamanda bir mesajdır.
Modern çatışmalarda taraflar, birbirlerine karşı yalnızca askeri değil, aynı zamanda teknolojik bir yarış içindeler. Daha hızlı, daha isabetli, daha "akıllı" füzeler geliştirmek; savunma sistemlerini aşmak ve rakibi hazırlıksız yakalamak anlamına geliyor. Bu yarış, bir anlamda görünmeyen bir olimpiyat gibi: madalya yok, ama kazananın bedelini kaybeden ödüyor.
Ancak bu yarışın en çarpıcı yönü, savaşın insani boyutunun giderek arka plana itilmesi. Bir düğmeye basılarak gönderilen bir füze, kilometrelerce uzakta hayatları altüst edebiliyor. Karar ile sonuç arasındaki mesafe kısaldıkça, sorumluluğun ağırlığı da belirsizleşiyor. Savaş, ekranlar üzerinden takip edilen bir "operasyona" dönüşürken, geride kalan enkaz ve acı çoğu zaman görünmez oluyor.
Öte yandan, bu teknoloji yarışı aynı zamanda bir caydırıcılık unsuru olarak savunuluyor. "Güçlü ol ki saldırıya uğrama" anlayışı, ülkeleri daha fazla silahlanmaya itiyor. Fakat bu döngü, güvenliği artırmaktan çok, küresel bir tedirginliği besliyor. Her yeni füze sistemi, diğer taraf için yeni bir tehdit algısı yaratıyor ve yarış hız kesmeden devam ediyor.
Bugün gelinen noktada asıl soru şu: Bu yarışın bir kazananı olabilir mi? Yoksa herkesin kaybettiği, yalnızca risklerin büyüdüğü bir denklemle mi karşı karşıyayız?
Füzelerin yarıştığı bir dünyada, asıl ihtiyaç belki de daha hızlı silahlar değil; daha güçlü diplomasi, daha derin diyalog ve daha kalıcı barış arayışıdır. Çünkü teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, savaşın bedelini ödeyenler her zaman insanlar olmaya devam edecek.
Önce netleştirelim: Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasında bugün itibarıyla doğrudan bir savaş yok. Bu iki ülke müttefik. Tartışılan şey, İsrail'in bölgedeki çatışmaları ve ABD'nin buna verdiği destek üzerinden "nereye gider?" sorusu.
Eğer hipotetik olarak daha büyük bir çatışma senaryosu düşünülürse, birkaç olası sonuç öne çıkar:
1. Hızlı tırmanma ve bölgesel savaş
İsrail'e yönelik yoğun füze saldırıları ya da büyük bir askeri hamle, ABD'nin daha doğrudan devreye girmesine yol açabilir. Bu durumda İran gibi aktörlerin de dahil olmasıyla savaş genişler. Böyle bir senaryonun "kazananı" olmaz; bölge genelinde büyük yıkım ve ekonomik kriz görülür.
2. Sınırlı çatışma + caydırıcılık dengesi
En sık görülen model bu: Taraflar karşılıklı saldırılar yapar ama topyekûn savaştan kaçınır. Füze savunma sistemleri (örneğin Iron Dome) ve ABD desteği sayesinde İsrail kendini korur; karşı taraf da tamamen geri adım atmaz. Sonuç: gerilim sürer ama kontrol altında kalır.
3. Diplomatik baskıyla ateşkes
Uluslararası baskı (özellikle Birleşmiş Milletler ve büyük güçler) tarafları ateşkese zorlayabilir. Bu durumda savaş "biter" ama sorun çözülmez; sadece ertelenir.
4. Uzun süreli yıpratma savaşı
En riskli senaryolardan biri: düşük yoğunluklu ama sürekli çatışma. Ekonomiler yıpranır, siviller zarar görür, ama net bir sonuç çıkmaz. Bu tür çatışmalar yıllarca sürebilir.
Sonuç ne olur?
Gerçekçi cevap şu: böyle bir denklemde "kesin kazanan" olmaz.
ABD askeri olarak üstün kalır.
İsrail varlığını korur.
Ama bölge istikrarsızlaşır.
Sivil kayıplar ve ekonomik zarar büyür.
Asıl belirleyici olan şey askeri güçten çok siyasi kararlar ve diplomasi olur. Çünkü füze teknolojisi ne kadar gelişirse gelişsin, bu tür çatışmaların sonunu genelde masadaki anlaşmalar belirler.
GÜNÜN SÖZÜ EN KÖTÜ BARIŞ, HER TÜRLÜ SAVAŞTAN İYİDİR.
Ceylin ŞENER