BAFA GÖLÜ'NDE Bİ'DÜNYA ŞİİR

BAFA GÖLÜ'NDE Bİ'DÜNYA ŞİİR

 

 

Bugün 21 Mart, Dünya Şiir Günü. Bir şairin Dünya Şiir Günü'nde bu dünyadan göç etmesi anlamlı ve gizemli. Aşık Veysel de 21 Mart 1973'te bu dünyadan göç edenlerden.

Ben gidersem sazım sen kal dünyada

Gizli sırlarımı âşikar etme

Lâl olsun dillerin, söyleme yad'a

Garip bülbül gibi ah ü zar etme

Kim bilir ne gamlar ne sevinçler demiştir o içi oyuk saza. Gün gelmiş olan bitene akıl sır erdirememiş, gün gelmiş bir çiçeğin kokusundan dünyayı keşfetmiş; kimselere demese de sazına demiştir.

Bir âşık gizli sırlarını sazından başka nereye saklayabilir ki?

***

Kaç zamandır aklımda, Necati Cumalı'nın "Yazılan her şiir vurulmuş küçük bir geyiktir; ama yazamadığım bir şiir, peşinde koştuğum büyük bir geyiktir hayatımda." sözü var. Başlangıçta çok yadırgamıştım bu geyik benzetmesini. Şiir yaşatılan ve yaşatandır bence, demiştim.

Behçet Necatigil, bir yazısında: "Şiir bir yaşantıdır; bize el koymuş, içimize taş gibi oturmuş olayları, olguları, biçimlere kalıplara dökme işidir,"der.

Şair, şiir için "yaşam" demiyor da "yaşantı" diyor.

Çokları "yaşam" ile "yaşantı" yı ayıramaz. "Yaşantı" anlara yaslanır. Yaşanılanlardan, görülenlerden, duyulanlardan, edinilenlerden sonra kişide kalan şeylerle oluşur yaşantı dediğimiz şey. Yaşamsa yaşantılardan oluşur. O, doğumla ölüm arasında yaşanan süre, ömür, hayattır.

İnsan anları içselleştirebildiği oranda, yaşanmışlar listesine alabiliyor. Anları içselleştirmek herkesten çok şairin işi olmalı. Çünkü şiir, içselleştirilmiş anların kendine özgü bir dille dışavurumudur. Bu açıdan bakınca, şiir, hem av hem avcı hem avlak. O, şairin yaşadığı coğrafyayla bütünleşme, yaşantılarını daha derin ve farklı boyutlarda anlamlandırma ve bunu yeniden biçimlendirme çabasının ürünü.

***

Şiire bulaştığım yıllarda her yıl Struga Şiir Akşamları'ndan söz edilirdi. Dergilerde dünyanın dört bir yanından gelen şairlerin Ohri Gölü kıyısında sunduğu şiir şölenin okurdum.

Benim için böyle bir şölenin yapılacağı en güzel yerlerden biri de Bafa Gölü'ydü. Şiir Bafa Gölü'ne yakışır bile demedim hiçbir zaman. Çünkü Bafa Gölü şiirin ta kendisiydi.

Dünyanın ilk pastoral ozanı olduğu söylenen Teokritos'un Bafa Gölü üzerine anlattığı öyküyü ilk kez geçen yıl yitirdiğimiz Milaslı ressam Ali Rıza Kırkan'dan dinlemiştim:

"Eskiler Bafa Gölü'ne "Artemis 'in Aynası" derlermiş. Mitoloji ile ilgilenenler bilir, Artemis, üç kişilikli bir tanrıçadır. O, yeryüzünün bereket tanrıçası iken Artemis; yeraltı evreninde Hekate ve ay ışıklı gecelerde de Selene'dir.

Selene, bir gece yine Beşparmak Dağları'ndan süzülüp inerken Çoban Endymion'u görmüş. Görür görmez de ona âşık olmuş. O geceden sonra Selene ile Endymion günün kapısı aralana dek sevişirlermiş. Ne var ki Endymion, o gökten inen gümüş gövdeyi dünya gözüyle göremez, Selene'yle sevişmenin mutluluğunu yalnızca düşler evreninde yaşarmış.

Gün gelmiş Endymion da diğer ölümlüler gibi bu dünyadan göçüp gitmiş. Ama Selene, hâlâ onunla yaşadığı mutlu zamanlar adına buralara böyle gümüşlenip gelirmiş."

Ali Rıza Ağabey, "Bafa'da dağlar, sular, bağlar, bahçeler gümüştür," demişti " Zeytin yaprağı yeşil derler, değildir. Ressamım diyenler, dolunaylı bir akşamda Bafa'da bir soluklansınlar. Zeytin dağlarının nasıl da haldır haldır gümüşlendiğini görecek, sonra da sulara bakıp gümüşün boyası da bu olsa gerek deyip fırçalarını batırmaya kalkışacaklardır."

Onun bu sözlerini şiirle sarıp sarmaladım. Ressam tuvalini gümüşlerse, ben niye sözü gümüşlemeyeyim, dedim kendi kendime. Telkari akşamlar biriktirdim şiirime.

" Ay sudur süzülür doruklardan

Yıkar ve gümüşler tenini çingenem"

Dizelerinde anlattığım göldü orası. Yine "Milas Beşlemesi"nde dillenen,

" İçimde bir inci yağmur

Güneş vurur, alkım düşer

İzin ver tanrılar tanrısı Zeus

Bir çift defne yaprağıyla örtünsün o güzel.

Mersin Koksun, Zeytine dursun bu yurt

Dizeleri de bu coğrafyanın esinleriydi. Ne var ki aklımda hep Bafa gölü kıyısında ay doğarken Korsakof ya da Vivaldi dinlemek vardı. Sonunda bu dileğime kavuştum.

Akşamı, bir grup öğrenciyle Bafa Gölü kıyısında karşıladık. Hava serindi; ama ay doğacaktı birazdan. Bin yıllardan beri yaptığı gibi önce suda arınacak, sonra gümüşlenen bedenini Karya'nın güzel çobanı Edymion'a sunacaktı. Dağlar gümüşlenecekti sevgiden. Zeytinler çiçeğe duracaktı yeniden.

Önce dağla gökyüzünün birleştiği yerde minik bir pembeleşme oldu. O an diller sustu. Minik pembelik, yavaş yavaş partakal rengine döndü, yayıldı. Öteler gümüşlendi, gümüşlendi. "Gelin telleri neden gümüştendir" Ah nasıl da atlamışım bu gerçeği!

Biz susmuştuk. Çevredeki börtü böcek de susmuştu, göldeki balıklar da. Bir genç, yayı kemanında hazır bekliyordu.

. ve ilk pembeliğin doğduğu yerden başını uzattığı an kemanın sesiyle buluştu renk ve ışık.

Beklendiğini biliyor olmalıydı. "Merhaba" demiş olmaması olanaksız. Onun da Korsakof'un nağmelerini dinlemek istediği hissediyordum. Çünkü dağların dibinde suya bir damla gibi düşen ışıltı an an uzadı, ayaklarımızın ucuna dek geldi. Bu olağanüstü renk ve ışık oyunu artık, tüm sulara ve yamaçlara yayılmıştı.

Şiir o an, orada, bizimleydi. Ancak onu fark edebilmek ve dillendirebilmek için şair olmak gerekti.

(Karya'dan İyonya'ya Güneşli Yağmurlar Ülkesi'nden)

YAZARIN DİĞER YAZILARI