ÇIKTIM ERİK DALINA


Martın sonunu da getirdik. Bu yıl ağaçlar delibozuk havalardan şaşkın. Doğrusu ülkenin havası  daha beter; biz ağaçlardan da şaşkınız.

Çocukluğumda da pek düşkündüm erkenci meyvelere. Bir avuç tuz, cepler dolusu erik. Okul yolu başka nasıl bitecek? Yüzümü buruştura buruştura yer, sonra da mide ağrılarıyla kıvranırdım.

Annem: "Yeme şu gök eriği!" derdi.

Can eriği yeşil, değil mi? Hayır, hem gök, hem yeşil. Anadilinin ne olduğunu anlatmak için güzel bir örnek. Sormuyoruz bile. Çünkü biliyoruz ki "gök" ham, olgunlaşmamış anlamında kullanılıyor.

Osmanlı, Arap'ın "ham"ını "mai" sini Türkçeleştireceğim diye uğraşırken Yunus Emre:

"Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm,

Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi.

dizelerinde şiirselleştirmiş "gök" sözcüğünü. Kolay kolay büyük şair olunmuyor. Benzetme harika; ama konu acıtıcı.

Erik sözcüğü eskiden elma, armut, kayısı gibi meyvelerin ortak adıymış. Zaman içinde anlam daralmasına uğramış. Hatta gülgillerden olan bu ağacı daha da sınıflandırmışız: Can eriği, malta eriği, papaz eriği gibi adlar vermişiz. Eriğin bu türüne neden "can" adı eklenmiş ki?

Bedri Rahmi Eyuboğlu onun için:

"Bir kelime buldum çın çın öter;

Adı candır.

Bir erik kopardım can dalından;

İçi can dolu,

Adı can, yaprağı can, lezzeti candır.

Bir gölge düştü önüme dedi ki:

Bir yüküm var benden ağır

Bir yüküm var beni taşır

Adı candır."

dediğine göre bize düşen, "canı canlarla buluşturmak, bu yurdun güzelliklerini doyasıya yaşamak olmalı." değil mi?

Öğretmen okulunda öğretmenimiz eksiltili cümle kuruluşlarına örnek olarak "Bahçene erik, kapına Yörük." atasözünü vermiş; atasözünün "koyma" sözcüğüyle tamamlanabileceğini söyleyince içim ezilmişti. Eriğin kolay üreyen, zahmetsiz bir ağaç olması aklımın ucuna bile gelmemişti. Çünkü ben yörüktüm. Dedem, aslınızı neslinizi bilin deyip yörük olduğumuzu anlatmıştı. Biz arsız, hırsız değildik ki, bize kapıların açılmasını neden istememişti ki atalarımız. İster yörük, ister, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni, Kürt. olalım gerçek şu ki bu ayrımcılık.

Bu bahar ucunda "Eyy"lere mahkum yaşamak...

Zor dostlar zor...

Belki bu yüzden bugünlerde  ruhumdaki isyanı daha sık anımsıyor ve Yunus Emre'nin;

"Çıkdum erik dalına anda yidüm üzümi

Bostân ıssı kakıyup dir ne yirsün kozumı"

dizelerine sarılıyorum.

Birçokları şathiyeleri saçma şiir olarak görür. Oysa üstün bir zekânın, müthiş bir birikimin ürünüdür şathiyeler. Her babayiğidin harcı değildir şathiye yazmak. Erik dalında üzüm yemeyi, bostan sahibinin kızıp cevizimi niye yiyorsun, demesini tasavvufun şeriat, tarikat, marifet ve hakikat makamlarını bilmeyenlerin; hele hele "şeriat"tan öte yol bilmeyenlerin anlayabilmesi mümkün değildir.

Ben, Yunus diliyle:

"Gözsüze fısıldadım sağır sözüm işitmiş

Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü"

demeyi çok ama çok severim.

Haydi...

Dışarda delikanlı bir bahar...

Sağırın bile duyduğunu, körün  bile gördüğünü hâlâ duymayan ve görmeyenlere inat uzanalım erik dallarına. Umut yüklü şarkılar söyleyelim avaz avaza

YAZARIN DİĞER YAZILARI