GELİNLER ELİNDE NEDEN BUKET TAŞIR?
Dr. Ali Erkan BALCI’ nın 16. ve 17. Yüzyıllarda Avrupa’ nın durumunu betimleyen bir makalesi var. O ilginç araştırmasında Dr. Balcı, anasından şimdiki haliyle doğmuş gibi dünyaya medeniyet nutku çeken Avrupa’ nın geçmişte ne olduğunu ve beş yüzyılda nasıl bir değişim yaşadığını irdeliyor. Makalenin başlığı da içeriği kadar ilginç; GELİNLER NEDEN ELİNDE BUKET TAŞIR? Bu başlığın altında bakın nelere değiniyor Dr. Balcı:
“1500’lü yılların İngiltere’sindeyiz… O çağda İngiltere’ de insanların çoğu Haziran’ da evleniyordu. Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziranda da hala çok kütü kokmuyorlardı; Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler, vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
Banyolar, içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği sıcak suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son da bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu sırada su o kadar kirli hale geliyordu ki, içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizcedeki ‘Banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın’ (Don’t throw the baby, out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir. Evlerin çatıları, üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar, kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce’ deki ‘ kedi, köpek yağıyor’ deyimi buradan gelmektedir. Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluyordu. Çevresinde yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.
Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka şeylerden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor ) tabiri buradan çıkmıştır. Yemek pişirme işi, her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ekleniyordu. Çoğu zaman sebze yeniliyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek, ertesi günü tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. ‘Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük’ (İngilizcesi yazılmış) tekerlemesinin menşei budur.
Parası olanlar, kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler, kurşunu çözerek yemeğe karışmasına neden oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık neden olduğu için bundan sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü… Ekmek, itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler, yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı. Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim, insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar, bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar, birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor, aile etrafında toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna ‘uyanma nöbeti’ deniyordu.
İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek bir yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir ‘kemik evi’ ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileğine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi, mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti (graveyard shift) denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur (‘saved by the bell’) bazıları da ‘ölü zilci’ (dead ringer) olurdu.” Gerçekler bunlar. Kim demiş tarih sıkıcıdır diye?
Ortaçağda Avrupa’daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 (elli) yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı… Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa’ da lazımlıkları sokaklara boşaltma âdeti 17. Yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Luis, günün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü. 1600’ lerde İstanbul’ a gelen İngiliz Büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu pencereden boşaltma yüzünden şehirden uzak olan Tarabya’ daki bir konağa gönderilmişti. 19. Yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim’ e taşınmalarına izin verilmişti.”
İşte böyle… Avrupa nereden nereye?
Savaşkan İLMAK’ ın “UNUTULMAZ ŞEYLER-1” adlı kitabından aldığım bu bilgileri siz okuyucularımla paylaşmadan edemedim. “Evrupa Azizim, Evrupa!” diyenlerin kulakları çınlasın… Bu çalışmalar, açıklamalar olmasa dünyadan haberimiz olmayacak. Biraz içiniz dışınıza çıktıysa özür dileriz. Gerçekler bunlar…
Değerli okurlar, aklınızı, fikrinizi biraz fazla bulandırdık. Yıldız KENTER’ in dizeleriyle biraz olsun kendimize gelelim. Şarkısı bile yapılmış bu dizeleri ben de ilk kez buradan öğrendim. İşte şiir:
“Denizle tuz gibi karıştı aklım
Bir sana tutkunum, bir sana düşman
Kalbim avucunda, yok gizli saklım
Bir sana tutkunum, bir sana düşman
Dalgalara yenik düştü yüreğim
Yelkenler perişan, yerde direğim
Gel gitlere boyun eğdi yüreğim
Bir sana tutkunum, bir sana düşman
Bir sevdazedeyim köhne kayıkta
Gönül anaforda, can kayalıkta
Temmuz güneşisin sen Aralık’ ta
Bir sana tutkunum, bir sana düşman”