KARDIR YAĞAN ÜSTÜMÜZE BURAM BURAM


 "Dök hâk-i siyah üstüne ey dest-i semâ dök,   

   Ey dest-i semâ, dest-i kerem, dest-i şitâ dök.

   Ezhâr-ı bahârın yerine berf-i sefîdi,

   Elhân-ı tuyûrun yerine samt-ı ümîdi "

Cenap ŞEHABETTİN

            Okuyucularımın uzunca bir zamandır benden gezi/macera türü yazılar beklediklerini gelen isteklerden biliyorum. Biliyorum da bu kış-kıyamette bir yerlere çıkamadık ki yazalım bu tür yazılar. Ama çare bitmez, size on beş yıl kadar önceki bir gezi yazısını yeniden güncelleyip sunuyorum:

  Pazar günü daha sabah yedide kalkar-kalkmaz hazırlıklarımızı yaparak yurttan aldığım beş öğrenciyle yola çıktık Arabamız evden 19. km.de; Ağla' nın biraz yukarısında "vıjjjjjj, vıjjjjjjjjj" diye karda patinaj yapmaya başladığında saat 11.00 sularıydı. Araba yolu bitmişti. Gerekli araç-gerecimizi paylaşarak kestirmelerden tırmanmaya başladık. Hemen de karla kaplı alanlara geliverdik. Köyceğizin ve gölün pırıl pırıl manzarası da gün gibi karşımızdaydı. Çevrede manzara avlayayım derken bir de baktım ki, yukarılara tırmanmamız gerekirken sol tarafta inişe doğru yürümekteyiz. Oysa hiçbir zaman inişe doğru gidilerek tepelere çıkılmaz. "Çocuklar, yanlış yoldayız!, Gökçe ova yolu geride kaldı, yanlış geldik!" dediğimde bir kilometre kadar ilerlemiştik. Bir ara geriye dönüp yolu bulmayı düşündük. Ama hemen de kararımızı vererek önümüzdeki boğazdan yukarıya kestirme diye tırmanmaya başladık.

 Kestirmeden yolu tutturacaktık. Çocuklar, birden aralanıverdiler. Ama ben; hantal ben uzun zamandır yürüyüş de yapmadığım için kısa sürede şişip kaldım. Erkendi ve kar henüz yumuşamamıştı. Buzda tırmanan dağcılar gibi ayakkabılarımın burunlarını kara saplayarak ya da yan yan yengeç gibi tırmanabiliyordum bu dik yamaçlarda. Çocuklar daha deli dolu gittikleri için zaman zaman yuvarlanıp/kayıp geriye gelerek mehter yürüyüşü yapıyorlardı. Yarım saat kadar sonra bir yokuşu bitirip geniş ve pırıl pırıl bir vahaya geldiğimizde biraz dinlenme fırsatı bulabildik.. Her yer kalaylanmış gibi beyazdı. Karşımızdaki daha az eğimli bir yamacı daha tırmanınca önümüze neredeyse kırk beş derece eğimli ve yüz metre kadar uzunluğunda dümdüz bir kayak pisti çıktı. Artık bizi kimse tutamazdı, karların üzerine oturarak aşağıya doğru kendimizi bıraktık. Ellerimle fren yapmasam çok hızlı inecek, belki de yuvarlanacaktım. Boynumda fotoğraf makineleri olduğu için kendimi riske atamazdım. Hızla aşağıya kaydım ve ıslanan gerime bakmadan yukarıdan bağırıp çağırarak kaymakta olan çocukların filmlerini aldım.

Aşağıya indiğimizde burası tam bir kar çukuruydu. Her yer yemyeşil ormanlarla kaplı, yerler ise 1,5-2 metre kar altında gıcır gıcır, pırıl pırıl; deterjanla yıkanmış gibi temizdi. Pek çok yerde akan sulardan dolayı dere boyunda öbek öbek karlar erimiş ve graben türü boşluklar oluşmuştu. Çocuklar koşup oynamaya, ben de fotoğraf çekmeye dalınca burada biraz oyalandık. Toparlanıp yürüyüşe geçtiğimizde kestirmeden çıkarak yolu bulmuştuk. Henüz kar iyice yumuşamadığı için ayaklarımız batmıyordu ve kolayca yürüyerek 13.00'da Gökçe ova göletine vasıl olmuştuk.

Ama ortalarda göl falan yoktu, her şey kar altındaydı. Her biri kalem gibi dümdüz karaçamların yemyeşil manzarası, yerin ve göğün beyaz zemininde doğal bir kuşak olarak duruyordu. Karşımızda Çiçek Baba, her zamanki heybetli duruşuyla ve bembeyaz hırkasıyla yan gelmiş yatıyordu, sanki kış uykusundaydı. Ya da koyunlarını otlatıyor, biraz kestiriyordu. Yan tarafta Altınsivrisi her zamanki dik başlılığıyla onurundan, gururundan feragat edecek gibi görünmüyordu. Uzaklarda, çok uzaklarda sıra sıra bembeyaz dağlar sıralanıyordu.  Çocuklar, cennete düşmüş gibi sevinç içinde sağa-sola koşturuyor; kartopu oynuyor, yamaçlardan kayıyor, fotoğraflar çekiyorlar, bağırıp çağırıyor stres atıyorlardı. Ben de her zaman olduğu gibi makinenin birini bırakıp birini alıyor, filmi bırakıp fotoğrafa geçiyor, fotoğrafa ara verip film çekiyordum.

            İlk şaşkınlığımız geçtikten sonra sağdan soldan bulabildiğimiz kırıntılarla ateş yakma telaşına düştük. Ancak çevrede; üzerinde ateş yakacak bir karış kara parçası bile yoktu. Gölün çevresindeki çitlerin hiç biri görünmüyor, daha önceden bildiğimiz sivri kayalıklar da ortalarda yoktu. Önce çıra, kozalak ve kıymıklar getirdiğimiz kovayla karları kazarak toprağı bulmak istedik, bir metre kadar kazdığımız halde toprak yoktu. Ayaklarımızın altında iki metrenin üzerinde kar vardı. Vazgeçtik ve kovayı ters kapatarak üzerinde ateşimizi parlattık. Ama biraz sonra ateş çevresini ısıttıkça bizim ateş de karların içinde kaybolmaya başladı. Saat 15.00'a geliyordu, çocukların Altınsivrisi' ne tırmanma isteklerini geriye çevirerek Köyceğiz'e niyetle dönüşe geçtik.

 Gelirken ıslanan çoraplarımı ve botlarımı kurutmuştum ama kar da yumuşamış, erimeye başlamıştı. Çünkü tepemizde yüzümüzü, ensemizi yakan bir güneş vardı. Karlar, bu parlak güneşten çoğu yerde ışıl ışıl parlıyordu. Dönüşte her ne kadar yedeğimde getirdiğim lastik çizmelerimi giymişsem de işe yaramadı. Çünkü çocukların üzerinden kolayca yürüyüverdikleri kar, yumuşamış ve benim hantallığıma dayanamayarak "gürrrd, harrrd!" diye dizlerime kadar içine almaya başlamıştı. Bu arada çizmenin konçlarından içeriye giren karlar erimiş ve ayaklarım da balık gibi suyun içinde yüzer haldeydi.  Kışın karda Gökçe ova' ya bu üçüncü gelişimdi. Yumuşamış karda iki ileri bir geri yürümenin ne demek olduğunu biliyordum. Asıl çile şimdi başlamıştı. Bazı gölge kısımlarda kar daha sert olduğu için batmıyordum. Ama bir ara yumuşak bir yer geliyor ve birden dizlerime kadar gömülüyordum, batan ayağımı çıkarırken diğeri batıyordu. Ya hep batsa, ya hiç batmasa. Sağlam diye adım attığınız yer çöküyor, burası batar diyerek bastığınız yer inmiyor; bütün dengeniz alt-üst oluyor, beyin de kendisini neye/nereye göre programlayacağını bilemiyor; kısacası feleğiniz şaşıyor.  Bu yumuşak karda yürümek tam bir işkenceydi. Bu işkence az-buz değil; iki saatlik bir işkence. Bir de karda kalanları, nereye ve ne zaman varacaklarını bilemeyenleri düşününüz. Neyse uzatmayalım, iki saatin sonunda; 17.00 sıralarında arabanın yanına geldiğimizde çocuklar kendilerini yerlere atmışlardı. Bakmayın öyle koşuşturduklarına, onlar da yorulmuş, kendilerinden geçmişlerdi.

NOT: Yazının başındaki ELHAN-I ŞİTA ( Kış Nağmeleri) adlı şiirde şair, karın yağışını tasvir ediyor. Ey göklerin elleri, kara toprak üstüne düşen karları seyret. Kuşların nağmeleri, beyaz yapraklar, ümidin sessizliği gibi yağan kar. Diyerek betimliyor. Gelecek yazılarda buluşmak umuduyla.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI