"Her yâneden ayağına altun akıp gelür,
Eşçâr-ı bağ himmet umar cuybârdan.
Sahn-ı çemende durma salınsın sabâyile,
Âzâdedir nihâl bu gün berg-i bârdan." BAKİ
Kalem gibi ipincecik, dosdoğru, sırım gibi sarıçamların göklere ser çektiği, zirvelerinde top top ak bulutların salındığı, ala karlı dağlarından şıkır şıkır kar sularının aktığı, yer yer sapsarı, yer yer masmavi kır çiçeklerinin doğayı süslediği gerçek ötesi bir yerdeyiz. Burası Gökçeova göletinin çayırları ve çevresinin eşsiz doğasıdır. Bundan bir, bir buçuk ay önce buraya geldiğimizde yer-gök beyaza kesmişti ve kardan bir yeri göremiyor, bir yere kımıldayamıyorduk. Şimdi ise sudan bir yere basamıyor, bir adım atamıyoruz. Olsun, olsun da su olsun, sudan olsun. Sandrazların dik yamaçlarındaki son günlerini yaşamakta olan kütleler halindeki karlar, mayıs güneşinin ısrarına dayanamayarak eriyip şırıl şırıl akarak kendilerine birer yol bulup küçük küçük derecikler oluşturuyorlar. Derecikler de birbirlerine eklenip ulanarak daha büyük dereleri oluşturuyorlar ve ulaşıyorlar Gökçeova göletinin yemyeşil sularına. Burada barınabiliyorlar mı sanki ne gezer. Gece- gündüz durmadan yerlerin kırmızı toprağından altın rengini de alarak akan bu coşkun sular, büyük bir basınç oluşturarak gölün sularını şişiriyor, kabartıyor ve gölet setinden aşağıya bir çağlayan olup taşıyor. Orada duruyor mu sanıyorsunuz, orada da durmuyor. Başını taştan taşa vurarak ve deli çaylar biçimine girerek bin bir badireden sonra Köyceğiz Gölüne ulaşıyor. Orada biraz akıllandıktan, durup durulandıktan sonra da Dalyan'ın sazlıklarından süzülerek İztuzu'undan Arşipel'e ve sonrasında okyanusa ulaşıyor. Biz insanlar da tıpkı böyle değil miyiz? Hepimiz bir ummana, yüce bir hedefe doğru gitmiyor muyuz?
Bu hafta sonu geçen yıl yaptığımız gibi Alan mahallesine ve kuleye mi gitsek, yoksa Akköprü'ye mi gitsek ya da Yuvarlakçay'a mı gitsek diye tartışırken hanım, "bol sulu bir yere gidelim, hep su görmek, suyun sesini duymak istiyorum" diyerek niyetini belli etti. Sonuç olarak daha az yol alıp daha az benzin yakarak daha çabuk dağ havasına ve manzarasına kavuşacaktık. Öyle de oldu. Daha Köyceğiz'den ayrılmadan yanı başımızda hep çağıl çağıl sular bize eşlik etmeye başladı. Güya arabamızla Gökçeova'yı geçip Çiçekli'nin dibine kadar giderek yamaçlarına tırmanacak bol bol dağ havası alacak, kır çiçeklerinin ve çevrenin dağ manzaralarını fotoğraflayacaktık.
Daha evden itibaren yokuşu tam da çıkıp düze erdiğimizde; yolun 23. km.sinde yolumuz yine karlar tarafından kesildi. Arabamız "vıjjj vıjjjjjjjjjj" ederek patinaj yapmaya başladı. Biz de daha fazla ısrar etmeyip kenara çektik ve durduk. Zaten ısrar etsek de faydası yoktu, çünkü bizden evvel gelen birkaç aile de araçlarını yol kıyısına park etmişler, çocuklar kartopu oynuyor, kardan adam yapıyor, büyükler de mangal yakmaya çalışıyorlardı. Oradaki ailelerin kardan adamla birlikte bir fotoğraflarını aldıktan sonra 'ver elini Gökçeova!' diyerek yürümeye başladık. Yollar yer yer açılmış olsa da çoğunlukla kütleler halinde karlar duruyordu ve bu karlar saldıkları sularla her tarafı vıcık vıcık ediyordu. Hanım, al sana su! İstemediğin kadar su. Bu yürüyüşün güzel yanı kara basmadan karda (manzarasında ) yürümek. Ama yine de sudan kurtulamıyorsunuz. Her taraf su, yer-gök suya kesmiş, katılaşmış kar kütlelerinden şıp şıp damlayan, şıkır şıkır akan, şırıl şırıl eden sular kendilerine birer yol bularak daha büyük kitlelere, daha büyük kütlelere doğru durmadan akıyorlar.
Saat 11.00 gibi arabadan indikten sonra normal bir yürüyüşle yarım saate Gökçeova göletindeydik. Yemyeşil çam ormanlarının içindeki bu gölet dört bir yandan kendisine doğru koşuşturan kar sularıyla kabarmıştı ve kabına da sığmıyor, taşıyordu. Set gölünün arkalarındaki çimenlik alanda dolaşıp dört bir yandan çevrenin manzarasını çekerken çayır-çimendeki yerden kaynayan, fışkıran sular ayaklarımızı ıslattıysa da artık önemsemedik. Öyle bir deryaya dalmıştık ki iki makineyle birlikte şakır şakır fotoğraflar çekiyorduk Çayırların tam da ortasında yemyeşil bir dağcı çadırı kuruluydu ve içinde kimsecikler yoktu. Bir yandan hatun bir yandan ben durmadan bu enfes, bu eşsiz manzaranın fotoğraflarını çekiyor, kendimizden geçiyorduk Dört bir yandan çağıl çağıl kar suları göle doğru koşuşturuyorlardı. Doğanın bu eşsiz havasına öyle dalmışız ki, kendimizden geçmişiz. Karnımızın acıktığını duyumsayınca saate bakma gereği duyduk ve saatin 13.00 olduğunu fark ettik. Bu güzelliklerin ardının - arkasının gelmeyeceğini bildiğimiz için kalbimizi ve gönlümüzü gölün/göletin çimenlerinde, sularında bırakarak dönüşe geçtik. Biz göletten ayrılırken çadırın sahibi iki dağ adamı sırt çantalarıyla birlikte çadırlarına dönüyorlardı. Bir ara dönüp kendileriyle görüşerek macera öykülerini yazmayı düşündük. Ama gazetecilik içgüdümüze engel olup bir doğasever olarak kalmanın ve onların kimliklerinin de gizemli kalmasının daha etkileyici olacağına karar vererek oradan ayrıldık.
Ey güzel ülkemin güzel insanları, bir saat ötenizdeki bu cennet parçasını görün, tertemiz dağ havasını ciğerlerinize doldurun, -varsa- bir de fotoğraf makinenize hapsedip gelin. Önümüzdeki yıllarda belki doğa bu kadar bakir olamayacak. Bu demler, son demlerimizdir, değerlendirin. Bizden söylemesi.(2010 yılında yazılan bir yazıdan.)
Hoşça kalın, dostça kalın. MUTLU BAYRAMLAR.