"Bütün iyi kitapların sonunda/Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda/ Meltemi senden esen/Soluğu sende olan/Yeni bir başlangıç vardır/Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın/Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın/Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır/Her başlangıçta yeni bir anlam vardır/Nedensiz bir çocuk ağlaması bile/ Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır"
Yukarıdaki Edip Cansever dizeleri yaşam umudunun, heyecanının şiirsel bir anlatısıdır. İyi ki hayata, umuda, güzelliğe dair dizeler yazan şairlerimiz var. Zor günlerden geçtiğimiz ülke koşullarında bu dizelerle ayakta kalıp yaşamı savunmaya çabalıyoruz. Yüreğinde geleceğe dair umutları kaybetmeyenler haftada iki gün İstanbul ve ülkenin bir köşesinde Sayın Özgür Özel'in mitinglerinde şiirlerle, şarkılarla yeni dayanışmalar üreterek hayat pahalılığına, çalışanlara verilen sefalet ücretlerine, ülkedeki antidemokratik iklime itiraz ediyorlar. CHP'nin toplumsal muhalefeti sürüklediği bu koşullarda partiden ayrılan milletvekilleri ve belediye başkanları ile ilgili olarak dostça bazı eleştirilerimizi mitinglerde yağmurda soğukta toplanan insanların emeğine saygı adına ifade etmeyi bir görev sayıyorum. CHP'de acilen yapısal bir devrim gerçekleştirilmelidir. Akp'ye geçen Mersin milletvekili nasıl bu partide listelere girdi?, ayrılan belediye başkanları ve özellikle bazı büyükşehir belediyelerindeki başkanlar nasıl seçildi? Bunların basına yansıyan çok lüks koşullarda yaşayan, rahatsız edici yaşam tarzları sürdüren yakın çalışma arkadaşları, danışmanlar nasıl seçildi? Bunlar mutlaka sorgulanmalıdır. Parti; keyfiliklerden, kişilerin tercihlerinden çok ilkesel düzeyde liyakat ve birikimi öne çıkaran aday belirleme sürecine evrilmelidir. Belediye başkanları ve il başkanlarının görev tanımlamaları iyi yapılmalı, ilçe belediye başkanları ile ilgili olarak yerel dinamikler öne çıkarılmalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde parti, büyük emekle toplumsal muhalefete yapılan öncülük görevini kaybedecektir.
TAYFUN KAHRAMAN VE MURAT ÇALIK'A YAPILANLAR
MS hastası şehir plancısı Tayfun Kahraman ve kanser tedavisi gören Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık çok ciddi sağlık sorunları yaşadıklarını ailelerinin basına, medyaya yansıyan çığlıklarından acıyla izliyoruz. Tayfun Kahraman ile ilgili serbest bırakılmasına yönelik Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmaması gibi gariplikler yaşanırken hastanelerde uzun süreli tedavilerine izin verilmemektedir. Murat Çalık ameliyat olduktan hemen sonra cezaevine gönderilmekte, Tayfun Kahraman neredeyse yürüyemez hale geldiğini eşinin açıklamalarından öğreniyoruz. Tüm bu yaşananların toplumsal vicdanlarda yeri yoktur. Bu insani olmayan, düşman hukuku uygulamalarına bir an önce son verilmelidir. Eğer bu süreçlerde Çalık ve Kahraman'ı kaybedersek karar vericiler, yargıçlar, doktorlar hiç vicdani acı yaşamayacaklar mı? Yargı mensupları ve doktorlar parti devletinin değil halkın hukukçusu, halkın doktoru olmanın nesnelliği ile karar vermeli, yaşam hakkını öne çıkarmalıdırlar.
İKTİDAR ÇEVRELERİNİN EMEKLİLERE BAKIŞI
Son on günde, ocak ayı ile birlikte pazara ve çarşıya, bir lokantada yemeğe çıktığımızda, bir kahvede çay-kahve içerken fahiş fiyat artışlarını görüyoruz. Televizyon ekranlarında örgütlü emekli sendikalarının ülkenin her köşesinde 20 bin liralık ücrete karşı verdikleri hak arama mücadelesini saygıyla izliyoruz. Yaşlı yoksulluğu bu iktidar tarafından adeta dayatılıyordu. Siyasal iktidarın ülke kaynaklarını halkın refahını iyileştirme yerine sermaye kesimlerine ve yandaş kesimlere kaynak aktardığı çok açık. İktidar çevreleri bu süreci savunma adına "Emeklilerin ömrü bizim iktidarımız döneminde uzadı, Şükretmiyorlar, Her ay maaşlarını alabiliyorlar, Uzun Yaşıyorlar, Bütçe açığının nedeni ETY'liler" şeklinde absürd açıklamalar yapıyorlar. Bu ifadeler siyasal iktidarın halktan ne kadar uzaklaştığının somut delilidir. Emekli insanlarına "çok yaşıyorlar" diyerek bakmanın vicdani ağırlığını, rahatsızlığını hissetmemelerini emekli bir akademisyen olarak üzüntüyle izliyorum. Parti devletinin geldiği nokta maalesef böyle.
MİLLİ EĞİTİM BAKANI TEKİN'İN İNCİLERİ
Eğitimci kimliği olmayan Milli Eğitim Bakanı Tekin, uygulmalarıyla, laik eğitim karşıtlığı içeren açıkamalarıyla ve de Cumhuriyetimizin kurucusunu görmezden gelen yaklaşımlarıyla ülkede büyük tepkiler almaktadır. Ülkede emekliler, işçiler, memurlar dışında atanmayan öğretmenler de meydanlarda haklarını aramak adına seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Bu iktidar seçim öncesi öğretmen adaylarına mülakatın kaldırılacağına söz vermesine karşılık bu konuda adım atmamış, esnek çalışma koşullarını öne çıkararak öğretmenlik meslek onurunu yok eden ücretli-sözleşmeli öğretmenlik statüsünü yaygınlaştırmaktadır. Tekin yaptığı son açıklamada: "'Ücretli öğretmenlik diye bir şey yok. Bu uydurma bir kavram. Ne bizim sistemimizde ne mevzuatımızda ne kanunumuzda böyle bir şey yok. Bu nedir? Belli dersleri okutacağımız öğretmen bulunamadığında ek ders ücreti karşılığında bize destek olan kişiler bu kapsamda değerlendiriliyor. Ücretli öğretmenlik sanki bizim mevzuatımızda olan bir kavram gibi sunuluyor. Bu sistem legal bir kadro türü değil, tam tersine ihtiyaç gidermek için üretilmiş bir ara formül'' ifadeleriyle çalışmakta olan yaklaşık 90 bin ücretli öğretmeni yok saymaktadır. Bu sayı da her yıl artmaktadır. Bunun adı ucuz, güvencesiz, kadrosuz öğretmen çalıştırmadır. Bakan rahatsız ise ve yasalarda yeri yoksa çözüm çok açıktır. Sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik statülerini kaldırıp bu öğretmenleri kadrolu atamaktır.
TARİHTEN DERS ALMAK
Türkiye yakın zamanda FETÖ adı verilen ABD destekli gerici bir tarikatın darbe girişimini yaşadı. Darbe öncesi ülkede hayali-düzmece dosyalarla pek çok yurttaşımız büyük acılar yaşadı. Siyasal iktidarın destek verdiği ve yargı, güvenlik, üniversite ve diğer kamu bürokrasisine ele geçiren kadroların yarattığı travmayı hep birlikte yaşadık. Bugünlerde siyasal iktidar FETÖ'den boşalan alanı Menzil tarikatına açarak büyük yanlışlar yapmaktadır. Bu hafta İzmir-Karabağlar'da Menzil tarikatının hiçbir güvenlik duvarıyla karşılaşmadan düzenlediği geniş katılımlı toplantı dikkat çekiciydi. Hak arayan emekliler, atanmayan öğretmenleri coplarla dağıtan güvenlik güçleri Karabağlar'da adeta kaybolmuşlardır. Güvenlik güçlerinin bu çifte standartını anlamak zor. İran, Suriye deneyimleri de göz önüne alınarak tarikat ve cemaatlerin kamu kadrolarında yer almaması ve mutlaka denetlenebilir olması bizim gibi ülkelerde yaşamsal önemdedir.
Son günlerde 15-16 yaş çocukları arasında yaşanan öldürme olayları, kadın cinayetleri, fubolda yasa dışı bahis ve ve medyatik kişilerin karıştığı uyuşturucu salgını toplumda yaşanan sosyal çürümeleri, vasatlıkları ve değersizlikleri işaret etmektedir. Dilerim ki ülkemiz bu yozlaşmadan kurtularak, herkesin kendini eşit yurttaş gördüğü demokratik hukuk devleti iklimine 2026 yılında kavuşur. Umudumuz budur. Ne dersiniz?