Daracık bir sokağın bitişik sıralı evlerinden, en ortadaki, arka cephe, daracık merdivenlerin döne döne ulaştırdığı, daracık bir ev, bir kutu belki de. Köşeli konmuş iki çek yat kapının arkasına sıkıştırılmış bir buzdolabı ve yanında dört kişilik yemek masası. Burası salon, ha birde çek yatın birinin ayakucunda bir televizyon ve sehpası, diğer çek yatın ayakucunda bir kapılık boşluk oda, tuvalet ve banyo kapılarının olduğu yere açılan. Tuvalet kapısı içe açılıyor ve iyice arkaya dayanıp önce geçmezsen kapı kapanmıyor. Banyo kapısı da en sonunda lavaboya dayanıyor ve çarpma şu kapıyı sözü akşama kadar, sabaha kadar durmadan söylenmekten anlamını yitirmiş. Yanındaki çamaşır makinası duşun yarısına kadar geliyor yan yan geçmek gerek duşa ulaşmak için. Yatak odası pencerenin önünde tek kişilikten hallice bir karyola ve iki kapılı bir gardrop, açılınca kapakları yatağa değen. Mutfakta ince uzun bir tezgâh bir ucunda set üstü ocak diğer ucunda bir evye, üstünde hangi zamandan kaldığı belirsiz dolaplar, altta onlar da yok büzgülü bir perde tutturulmuş mavi pötikareli bir kumaştan. İki kişi yan yana geçemiyor birbirine sürtünmeden. Buzdolabı haliyle salonda, pazara gidildiği günler tam bir curcuna dolapla mutfak arasında çok sayıda sefer yapmak gerekiyor.
Pencereler, daracık beton dökülmüş bir avluya bakıyor, perde açıksa herkes birbirini görüyor. Dolaşıyorum o daracık sokağın daracık evinde, sonu bir türlü gelmeyen, ama çıkmaz sokak olduğunu bildiğim o mekânlarda, hep omuzlarımı büzerek. Tek keyifli yanı avluda top oynamaktı o da alt katta oturan Hatice teyze evde yoksa. Varsa salon camından giren topları vermezdi akşama kadar.
Her şey küçük ve dardı sokaklar, odalar, zihinler, oradan çıkan fikirler ve bu kadar şeyin vakitleri de dardı. Hiçbir şey zamanında yetişmiyor, serpilmiyor, büyümüyor, eksik kalıyordu. Her şey dar zamanlara, dar mekânlara sığdırılmaya çalışılırken hep bir ucu dışarda kalıyordu. Bir sene öncesinin pantolonuna uydurulmaya çalışılan, seneye de giyer diye büyük alınan gömlek gibi.
Dar vakitleri genişletmek için vazgeçmek, yapmamış olmak gerekiyordu bir şeyleri. Güneş te sevmiyordu bu sokakları, sıkışıp kalmamak için hemen toplanıp gidiyordu geniş caddelere, alanlara, henüz gelişine alışamamışken. Yetişemiyordum arkasından. Hep bir şeyler çelme oluyordu darlıklardan.
Aldığımız nefes diğerinin verdiğiydi, kapı aralarından, pencerelerden gelen yetmiyordu hepimize. Ruhum da daralıyordu, genişletmeye çalıştıkça çarpıyordu kanatları, olan olmayan duvarlara. Bir tek çatıdaki güvercinler deliyordu bu kıstırılmış, sıkıştırılmış havayı gökyüzüne kanat çırparak ama onlarda dönüyordu akşam, Ahmet'in çatı da kurduğu kümese. Belki de geniş alanda şaşırıyorlardı ne yapacaklarını.
Dar vakitlerin dar mekânlarına sığmaya, sığdırmaya çalıştıkça hep kendinden kaybediliyordu sığmak için büzüldükçe. Bu sabah güvercinin ayağına takılıp geniş alanlara uçmayı düşünüyorum, güvercin dönmek isterse dönsün. Güvercinin ayağına mektup takılırdı olsun mektup olarak giderim alıcısı belirsiz bir adrese Havada uçarken dar mekân algımı kaybederim belki de. Fatma Ayhan 5 Ekim 2025